Ahmet Ümit: “Romanlarımda sadece suçun peşinde değilim, insan ruhunun izini sürüyorum”

Ahmet Ümit’in son romanı Yırtıcı Kuşlar Zamanı, Başkomiser Nevzat’ı en kişisel yolculuğuna çıkarıyor. Usta yazarla yalnızca son romanını değil polisiye edebiyatın toplumsal rolünden, tarihi bir dedektif gibi araştırma tutkusuna, insan ruhunun çelişkilerinden yapay zekâya kadar pek çok konuyu konuştuk. Peki, Nevzat’ın hikâyesi burada bitiyor mu? Ahmet Ümit’in sıradaki romanı ne olacak? Hepsi ve daha fazlası bu söyleşide…

Ahmet Ümit’in hikâyesi, sadece bir yazarın değil, aynı zamanda bir dönemin, bir coğrafyanın, bir mücadelenin de hikâyesi… 1960 yılında Gaziantep’te doğan Ümit, çocukluk yıllarını kalabalık, sevgi dolu bir aile içinde geçirdi. O yılların verdiği sıcaklık, ilerleyen yıllarda yaşadığı tüm zorluklara rağmen, onun insanlara ve hayata dair inancını hep korumasını sağladı. Gençlik yılları, Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinden birine denk geldi. 12 Eylül darbesi sürecinde siyasi hareketin içinde aktif rol aldı, idealleri için mücadele etti. Ancak, devrimci mücadelenin katı gerçekliğiyle yüzleştiğinde, ideolojilerin tek başına dünyayı değiştirmeye yetmeyeceğini fark etti. Moskova’da, Sosyal Bilimler Akademisi’nde aldığı siyaset eğitimi ona hem farklı bir perspektif kazandırdı hem de kaçışını edebiyatta aramasına neden oldu.

Yazmak, onun için başta bir zorunluluktu, zamanla bir tutkuya dönüştü. İlk olarak 1989’da Sokağın Zulası adlı şiir kitabını yayımladı, ardından 1992’de polisiye öykülerini bir araya getirdiği Çıplak Ayaklıydı Gece ile edebiyat dünyasında kendine sağlam bir yer edindi. Ama asıl çıkışını, 1996’da yayımladığı Sis ve Gece ile yaptı. Polisiye edebiyatın sınırlarını genişletirken, insan ruhunun en karanlık köşelerini, toplumsal meseleleri, adalet arayışını ve tarihin gölgesinde şekillenen hikâyeleri anlatmayı seçti.

Ahmet Ümit, sadece romanlarıyla değil, hikâyeleriyle de çok geniş bir kitleye ulaştı. Beyoğlu Rapsodisi, Patasana, İstanbul Hatırası, Bab-ı Esrar, Elveda Güzel Vatanım gibi romanlarında, polisiye kurgunun içine derin tarihsel ve toplumsal katmanlar yerleştirdi. Kitapları radyo tiyatrosuna, televizyon dizilerine, sinema filmlerine uyarlandı; tiyatro sahnesine ve operaya taşındı. Ama en çok, okurlarının kalplerine kazındı.

Başkomiser Nevzat, onun edebiyatındaki en unutulmaz karakterlerden biri oldu. Hem sıradan bir insan kadar gerçek, hem de vicdanı ve adalet duygusuyla okurların hayatında sağlam bir yer edinen bir figür… Ahmet Ümit, onu yaratırken yalnızca bir polisi değil, hayatın içinde savrulan ama inancını kaybetmeyen bir adamı anlatmak istedi. Ve belki de bu yüzden, okurlar Nevzat’ı sadece bir roman karakteri olarak değil, bir dost, bir abi, bir yol arkadaşı olarak gördü.

Bugün, Ahmet Ümit’in kitapları 26 farklı dile çevrildi, milyonlarca okura ulaştı. Ama o hâlâ hikâyelerin peşinde. Bir yazar olarak insan ruhunun derinliklerini, tarihin unutulmuş sayfalarını, adaletin ve vicdanın izini sürmeye devam ediyor. Çünkü onun için edebiyat sadece kelimelerden ibaret değil; bir mücadele, bir arayış, bir hakikatin peşinde koşma biçimi… Ve belki de en çok, insan olmanın ağırlığını ve güzelliğini anlatmanın bir yolu.

Son romanı Yırtıcı Kuşlar Zamanı ise, Başkomiser Nevzat’ın en kişisel yolculuklarından birini konu alıyor. İstanbul’un yeraltı dünyasına ve yozlaşmış sistemin çarklarına ayna tutan bu roman, aynı zamanda Nevzat’ın ailesinin katillerini bulduğu, büyük bir hesaplaşma hikâyesi. Ahmet Ümit ile romanının çıkış noktalarından tarih ve polisiye ilişkisinin derinliklerine, İstanbul’un bir karakter gibi var olduğu eserlerinden yapay zekânın edebiyat üzerindeki etkilerine kadar geniş bir yelpazede sohbet ettik. Peki, Yırtıcı Kuşlar Zamanı gerçekten Nevzat’ın hikâyesinin sonu mu? Yeni romanı ne hakkında? Ve Storytel hakkında neler düşünüyor?

Tüm bu soruların cevapları ve çok daha fazlası, bu röportajda sizleri bekliyor.

Elif Tanrıyar: Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” adlı şiirinde şöyle der; “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe”. Ahmet Ümit’i biz de bu yüzden mi bu kadar çok seviyoruz acaba? Aynı bu şiirde söylendiği gibi bize ve yaşadığımız yere çok benzediği, üstelik romanlarında da hep yaşadığı yere benzeyen insanların gerçek hikayelerini anlattığı için mi?

Ahmet Ümit: Umarım öyledir. Bu, çok güzel bir gerekçe olur, çok güzel bir neden olur. Umarım gerçekten böyledir. Ama en azından bunu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Ben aslında neyi yazıyorum? İnsanlığı yazıyorum. Ama bunu kendi yerelimden, kendi mahallemden, kendi şehrimden, kendi ülkemden yola çıkarak yapıyorum. Ve sadece şu anda yaşadığım şehirle sınırlı değil bu; ülkemin benim için kıymetli, önemli olan, ilimin ve deneyimlerimin ulaşabildiği her alanını anlatmaya çalışıyorum.

Üstelik bu alanlar yalnızca günümüzle sınırlı da değil. Tarihsel olanı da içeriyor. Hititler’e kadar uzanan dönemleri anlatıyorum. Patasana ve Ninatta’nın Bileziği romanlarında Hititler’i işledim, yani 3.500 yıl öncesine gittim. Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde Antik Yunan’ı, 2.000 yıl önceki Pergamon kentini anlattım. Mevlânâ ve Şems’i, Fatih Sultan Mehmet’i konu ettim. Bugün hayatımızda var olan, bizi etkileyen ne varsa anlatmaya çalışıyorum. Güncel olan beni çok ilgilendiriyor ama bugünü anlamak için tarihe de bakmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu topraklarda yaşayan insanlardan yola çıkarak aslında evrensel insanlığı anlatıyorum. Bunun da bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer eserleriniz 37 farklı dile çevriliyorsa, bu evrensel bir yankı bulduğunuz anlamına gelir. İstanbul’dan İspanya’ya, İngiltere’ye kadar geniş bir okur kitlesi oluştuysa, demek ki yerelden evrensele anlatma çabası gerçek bir karşılık buluyor.

E.T: Edebiyatımızın “Ahmet abisi”nin en sevilen karakterlerinden biri de Başkomiser Nevzat. O, Türk edebiyatının en ikonik dedektiflerinden biri haline geldi ve okurlarınız tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor, aynı sizin gibi çok seviliyor. Sizce Başkomiser Nevzat’ın bu kadar sevilmesinin sebebi nedir?

A. Ü.: Evet, gerçekten ilginç bir durum. İlk romanlarımda Başkomiser Nevzat yoktu. Onun hikâyeye dâhil olması Kavim romanıyla oldu. Ama aslında ondan önce de bazı hikâyeler vardı; bir gazetede yayımlanan öyküler… Sonrasında bu hikâyeleri Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitapta topladım. Ancak Nevzat’ı detaylı olarak anlattığım ilk roman Kavim oldu, yani 2006 yılına denk geliyor. O zamana kadar birçok kitap yazmış olmama rağmen Başkomiser Nevzat, dediğiniz gibi inanılmaz sevildi. Hatta bazen onu kıskandığımı bile söyleyebilirim! (Gülüyor.) Okurlarla sohbet ederken yeni kitabımı anlatmaya başlıyorum, bir anda herkesin ilgisi Nevzat’a kayıyor. “Ahmet abi, yeni kitapta Nevzat var mı?” diye soruyorlar.

Peki, neden bu kadar sevildi? Okurlardan aldığım geri dönüşlerde en çok duyduğum şey şu: “O bizden biri.” Nevzat, süper kahraman değil. Ne vurduğunu deviren, her şeyi çözen bir dedektif ne de Sherlock Holmes gibi tek bir ipucundan olayı çözen bir dahî. O, gerçekten içimizden biri. Hepimiz gibi yaralı bir insan. Nevzat, duyguları olan, incinebilen, vicdanlı biri. İyi bir insan. Ve işte bu yüzden okurlar onu kendilerine çok yakın hissediyor. Öyle ki artık okurlarım bana “Nevzat ile Evgenia evlenmeyecek mi?” ya da “Ali ile Zeynep’in hikâyesi ne olacak?” diye soruyorlar. Adeta gerçek bir aile ferdini takip eder gibi ilgileniyorlar. Nevzat’ın yer aldığı bir hikâye yazdığımda, sanki uzun zamandır görmedikleri bir abi ya da baba gelmiş gibi seviniyorlar.

Bu sadece okurlarla sınırlı değil; polisler de Başkomiser Nevzat’ı çok seviyor. Emniyet camiasından geniş bir okur kitlem var. Hatta bir keresinde Polis Akademisi’ne konferans vermeye davet edildim. Orada genç bir polis, bana “Başkomiser Nevzat’ı neden yazdınız?” diye sordu. Ona şu cevabı verdim: “Polis Haftası’nda halkın polisini anlatıyorsunuz, çocukları koruyor, yaşlılara yardım ediyorsunuz. Halkın sizi sevmesini istiyorsanız, Başkomiser Nevzat gibi olmalısınız. Eğer böyle olursanız, emin olun halk da sizi sevecektir. Çünkü benim okurlarım Nevzat’a bayılıyor.”

E.T.: Sanırım hepimizin güvenmek istediği bir abi o. Hayatımızda olmasını dilediğimiz sağlam bir karakter…

A. Ü.: Kesinlikle öyle. Özellikle günümüzde, yaşamanın giderek zorlaştığı bir dünyada, değişmeyen, sırtımızı yaslayabileceğimiz insanlara ihtiyacımız var. Ve sanırım Nevzat, okurlar için tam da böyle biri.

“Yırtıcı Kuşlar Zamanı” Başkomiser Nevzat’ın en karanlık yolculuğu mu

E.T.: Oradan Yırtıcı Kuşlar Zamanı romanınıza geçelim. Başkomiser Nevzat’ı sağlam ve sakin bir karakter olarak tanıyoruz. Ancak bu macera, onun en karanlık ve en kişisel yolculuğu gibi görünüyor. Önceki romanlarınıza kıyasla Nevzat’ın bu kitaptaki dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de Beyoğlu’nun En Güzel Abisi romanınızda “İnsan yaşadığı yere benzer” diyorsunuz. Nevzat da yaşadığı yere mi benzedi? Onu daha umutsuz ve öfkeli hale getiren temel etkenler neler?

A.Ü.: Evet, aslında hepimiz öfkeliyiz. Ne yazık ki hem dünya hem de ülkemiz şu anda karanlık bir bulutun gölgesinde. Ekonomiden hukuka, adaletten siyasete kadar her alanda büyük bir belirsizlik ve güvensizlik hissediyoruz. Adaletin tam anlamıyla sağlanmadığını görüyoruz. İnsanlar olarak kendimizi tehlike altında hissediyoruz ve bu gerginlik elbette Nevzat’a da yansıyor. Üstelik bunun için çok geçerli nedenleri var. Yırtıcı Kuşlar Zamanı işte tam olarak bu nedenleri anlatıyor. Yıllar önce Başkomiser Nevzat’ın karısı ve kızı, ona yönelik düzenlenen bir bombalı saldırıda hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu olaydan Kavim romanında bahsetmiştim. Bu kitapta ise Nevzat sonunda, bu trajedinin ardındaki gerçeği çözüyor. Ama olay çözüldüğünde ortaya çıkan manzara, ona “Tamam, artık güven içinde yaşayabiliriz” duygusu vermiyor. Çünkü ne yazık ki katilleri yakalamış olsak da onları üreten sistem—ekonomik, politik, sosyolojik ve tarihsel koşullar—hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu nedenle de kendimizi güvende hissetmiyoruz. Bunu özellikle anlatmak istiyorum çünkü kimsenin kendini kandırmasını istemiyorum. Kimsenin sahte bir güven duygusuna kapılmasını istemiyorum.

E.T.: Romanınız oldukça güncel meseleleri ele alıyor. Güncel olaylar üzerinden roman yazmanın riskli olduğu söylenir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

A. Ü.: Evet, Yırtıcı Kuşlar Zamanı benim en güncel meseleleri işlediğim romanlarımdan biri. Güncel olayları bir romanda ele almak, bir yazar için oldukça tehlikelidir. Çünkü zamanla olayların çerçevesi değişebilir, romanın üzerine kurulduğu gerçeklik kayabilir ya da yok olabilir. Böyle olursa, o gerçeklik üzerine söylenen sözlerin de anlamı kalmaz. Ama burada ilginç bir durum var: Yırtıcı Kuşlar Zamanı için bu geçerli olmadı. Çünkü ne yazık ki anlattığım meseleler, yalnızca günümüzle sınırlı değil, aynı zamanda evrensel hale geldi. Sorunlarımız değişmiyor, aksine kökleşiyor. Bir yazar olarak aynı zamanda bir aydınım. Yanlış giden şeylere karşı sesimi yükseltmek, görüşlerimi ifade etmek benim sorumluluğum. Ancak bunu yapmanın en etkili yolu benim için yazmaktır. Kalıcı iz bırakacak bir şey yapmam gerekiyordu. Yırtıcı Kuşlar Zamanı da bu yüzden doğdu. Bu romanı, tarihe bir not düşmek için yazdım.

“İnsan, ne masum ne de tamamen kötü bir varlıktır”

E.T.: Geçtiğimiz günlerde Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü yazar kategorisinde siz ödüle değer görüldünüz. Bu ödül 1995 yılından bu yana her yıl, Türkiye’nin evrensel ölçütlerde düşünce ve ifade özgürlüğüne bir an önce kavuşması dileğiyle, düşüncelerini ifade etmekten korkmayan isimlere veriliyor. Siz de konuşmanızda “Patasana adlı romanımdaki kahramanım ‘Ben, zalimler çağında yaşayan bir alçaktım’; der. Patasana’nın bahsettiği çağ 2700 yıl önce Geç Hitit döneminde yaşanmıştı. Bu koşullarda Hititli Yazman Patasana gibi ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım dememek için, zulme, baskıya ve kötülüğe inatla karşı durmak gerekiyor” dediniz. Hem biraz bu ödülden ve yorumunuzdan hem de Patasana’dan da konuşalım mı? Patasana’daki bu güçlü cümle sizin için ne ifade ediyor?

A. Ü.: Mesele aslında insanı tanımlamakla ilgili. Tarih boyunca insan, kendini anlamaya çalıştı. Doğayı tanımaya, kendisini tanımlamaya çalıştı. Bu süreçte dinsel, mitolojik, bilimsel, politik ve ideolojik birçok açıklama yapıldı. İlk olarak, doğayla iç içe olduğumuz dönem vardı. Daha sonra mitolojik tanrılar ortaya çıktı, ardından tek tanrı inancı gelişti. Orta Çağ’da ise insanın önemi yok sayıldı; inanç ön plana çıkarıldı. Rönesans’la birlikte “Hayır, inanç değil, akıl önemlidir” denildi ve insan yeniden yüceltildi. Ama bunların hepsi eksik bakış açılarıydı. Ben artık insanı farklı bir şekilde ele almak gerektiğini düşünüyorum. İnsan ne mutlak iyi ne de mutlak kötü bir varlık. Hayatta kalmaya çalışan bir varlık. Eğer insanı yalnızca “iyi” olarak tanımlarsak, hata yaparız. Çünkü olağanüstü yetenekleri, zekâsı, aklı var ama bunları her zaman iyilik için kullanmıyor. Daha çok var olmak için kullanıyor. Ve çıkar sağlamak adına vicdanı bir kenara bırakabiliyor. Tarih, bunun sayısız örnekleriyle dolu. İşte Patasana da tam olarak bunu anlatıyor. Romanın kahramanı saray yazmanı, bir nevi dışişleri bakanı ve aynı zamanda bir aydın. Ama ne yapıyor? Kötülüklere göz yumuyor, hatta bazen o kötülükleri destekliyor. Kendi intikamını almak için o sistemi kullanıyor. Ve zalimlerin çağında yaşarken sesini çıkarmıyor, aksine o düzenin devam etmesine hizmet ediyor.

E. T.: Aradan 2700 yıl geçti ama sanki hâlâ aynı noktadayız…

A. Ü.: Evet, ne yazık ki bu değişmedi. Aradan 2700 yıl, hatta 3000 yıl, belki 3500 yıl geçti ama insanlık hâlâ çıkarı için kötülüğü seçmeye devam ediyor. Ve bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil; tüm dünyada böyle. O yüzden, bence yazarların sorumluluğu büyük. Biz politikacı değiliz, doğrudan yasaları değiştiremeyiz ama düşünsel altyapıyı oluşturabiliriz. Yazarların görevi, insanı ve dünyayı eleştirmek. Sadece “Dinler kötüdür” ya da “İdeolojiler hatalıdır” demekle işin içinden çıkamayız. Evet, dinlerin yanlışlarını anlatacağız, politik sistemleri eleştireceğiz, ideolojilerin sorgulanması gerektiğini göstereceğiz. Ama unutmamalıyız ki tüm bunları kullanan ve yönlendiren asıl unsur insandır. Ve insan masum değildir.

E. T.: Yani insanı eleştirmeden dünyayı düzeltmek mümkün değil mi?

A. Ü.: Kesinlikle. Artık insan merkezli bir düşünceden çıkmamız gerekiyor. Çünkü biz yeryüzünde yalnız değiliz. Zekâmızın olması bize doğayı yok etme hakkı vermez. Ağaçları kesme, denizleri kirletme, hayvanları öldürme hakkımız yok. Ama tarih boyunca hep “İnsan çok önemlidir” denildi. Bütün dinler, ideolojiler insanı merkeze koydu. Marx bile “Tarihsel materyalizm insan için vardır” dedi. Ama bu bakış açısı eksik. Tarihe baktığımızda, insanın yeryüzünde büyük bir yıkım getirdiğini görüyoruz. İşin ilginç yanı, bu yıkımı durdurabilecek tek varlık da yine insan. O yüzden insanın kendisini eleştirmesi ve doğru bir kültürle donatılması gerekiyor. Ve işte burada devreye yazarlar giriyor. Biz politikacı değiliz, kararları biz vermiyoruz ama insanı anlatıyoruz, düşünmeye sevk ediyoruz. Ben de bir yazar olarak bunu yapmak zorundayım.

“İnsanı doğru ve acımasızca eleştirmek zorundayız”

E. T.: Yazar sorumluluğu…

A. Ü.: Evet, sorumluluk tam da bu. Yalnızca güncel politik olaylara karşı doğru tepkiler vermekle sınırlı değil, insana dair tanımlamalarımızın ve analizlerimizin de doğru ve gerçekçi olması gerekiyor. Çünkü yazarın asıl hükmü buradan gelir. Dostoyevski de bunu yaptı. O, insanın kötü bir varlık olduğunu anlattı ve bu tespitinde haklıydı. Ama sunduğu çözüm bana göre yanlıştı. “İnsanı Rus Ortodoksluğu kurtarır,” diyordu. Yani “Biz insanlar kötüyüz, zavallıyız, kendi başımıza bu işin içinden çıkamayız, bu yüzden Rus Tanrısı’na sığınmalıyız,” diyordu. İşte ben burada Dostoyevski’ye katılmıyorum. Çünkü bu, bölücü bir bakış açısı. Eğer çözüm buysa, o zaman Müslümanlar ne olacak? Yahudiler, ateistler, Budistler, Şamanlar ne olacak? Böyle bir önerme herkesi kapsayamaz. Belki bir yazarın doğrudan böyle bir çözüm sunması da yanlış olabilir. Ama insanı doğru eleştirmek—işte burada Dostoyevski gerçekten doğru bir iş yaptı.

E. T.: Peki, Dostoyevski’nin analizleri ile sunduğu çözüm arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?

A. Ü.: Dostoyevski, insanı doğru eleştirdi. Çünkü kendini biliyordu. Olağanüstü bir yazardı ama aynı zamanda kumar tutkusuyla başa çıkamayan biriydi. O da bunun farkındaydı. Ve bu yüzden “Ben eksiğim, tamamlanmak için dine ihtiyacım var” diyordu. Bulduğu çözüm buydu. Ama işte burada bir hata yapıyor: Analizi doğruydu ama çözümü kendi dini anlayışı üzerinden sunuyordu, hatta belki de dayatıyordu. Mesela Ecinniler kitabının sonunda Batı’dan gelen tüm düşünceleri “domuz” olarak tanımlaması korkunç bir şey. Bir yazarın bu kadar keskin bir şekilde konuşması gerçekten rahatsız edici. Ama bu, onun büyük bir yazar olmasını engellemiyor. Hâlâ edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden biri. Benim de en çok etkilendiğim yazarlar arasında. Ama bakış açısındaki bu yanlışı da görmek zorundayız.

E. T.: Yani, insanı eleştirirken sınır koymamak mı gerekiyor?

A. Ü.: Kesinlikle. İnsanı doğru ve acımasızca eleştirmemiz lazım. Bundan da korkmamak gerek. Çünkü eleştiri kötü bir şey değildir; aksine, gelişimin temelidir.

“Yazarların sesine kulak vermeli, ama körü körüne inanmamalıyız”

E. T.: O zaman belki de yazarların her dediğine mutlaka inanmak gerekmiyor ama onların seslerine kulak vermek önemli. Kendi analizimizi yapabilmek için…

A. Ü.: Kesinlikle. Özellikle edebi alandaki üretimleri bizi ilgilendiriyor. Sonuçta bir yazarın politik görüşleri çok farklı yerlere gidebilir. Dostoyevski’nin politik görüşleri oldukça tartışmalı noktalara varabiliyor. Aynı şekilde Ezra Pound’un faşist olduğunu biliyoruz. Knut Hamsun da faşistti. Ama bu, onların edebî değerini ortadan kaldırmaz.

E. T.: Peki, bir yazarın politik görüşü onun sanatsal değerini nasıl etkiler?

A. Ü.: Yazarın kıymetli olması, onun politik görüşlerinden çok, yazdıklarıyla ilgilidir. Edebiyatın değeri, yazarın dünyaya, insana dair hakikatleri nasıl anlattığında yatar. Eğer bir yazar, estetik bir derinlik sunabiliyor, yeni bir bakış açısı yaratabiliyor ve bize insan doğasına dair hakikatleri gösterebiliyorsa, işte o zaman gerçekten kıymetlidir. Bir yazarın sağcı ya da solcu olması, onun edebî değerine bir katkı sağlamaz. Asıl mesele, ortaya koyduğu eserlerin estetik gücü ve insanlık üzerine söyledikleridir.

“Artık merhamet beklemek yerine haklarımızı savunmalıyız”

E. T.: Sizin sıklıkla vurguladığınız bir görüş var: “Roman, insana merhametli kılmalı.” On yıl kadar önce yaptığımız bir röportajda da bana şunu söylemiştiniz: “Şu anda ülkeye gereken tek şey bence merhamet. Ama ülkede şu an primi yapan şey güç ve zalimlik. İnsanlar o kadar çirkin bir kavganın içindeler ki güce tapıyorlar, zalimliği seviyorlar. O yüzden bence bu romanın insanlara önerdiği bir fikir yok ama önerdiği bir duygu var: Merhamet.” Bugüne geldiğimizde ise pek fazla bir değişim görmüyoruz. Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nın insanlara önerdiği duygu nedir?

A. Ü.: Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nın önerdiği duygu, önceki romanlara göre daha gerçekçi bir noktada duruyor. O zamanlar belki hâlâ biraz umudum vardı. Merhametten bahsederken aslında kastettiğim şey, empatiydi. Çünkü edebiyatın yaratabileceği en büyük duygu budur. Hiçbir insan etkinliği, insanı bir başkasının yerine koyarak düşündürme yeteneğine edebiyat kadar sahip değildir. Ama bugün geldiğimiz noktada, artık birilerinden merhamet beklemek yerine kendi haklarımızı savunmaktan başka çaremiz olmadığını düşünüyorum. Merhametli olmak bir şart ama bu tek başına yetmez. Mücadele etmek gerekiyor.

E. T.: Mücadele derken neyi kastediyorsunuz?

A. Ü.: “Yırtıcı kuşları” ortadan kaldırmak ve bir sistem inşa etmek gerekiyor. Artık kimsenin kötü davranışta bulunmasına izin verilmemeli. Çünkü insan, çok kolay geriye gitmeye meyilli bir varlık. Romanın içinden bir cümleyle cevap vereyim: “Unutma. Unutmak öldürür.” Asıl mesele bu. İnsanoğlu genetik olarak evrim geçiriyor, fiziksel olarak gelişiyoruz. Ama bilgi aktarımı konusunda aynı şeyi söyleyemeyiz. Dedemin dedesinin sahip olduğu bilgilerin hepsi bende mevcut değil. İnsan her seferinde yeniden öğrenmek zorunda. Bugün ben İngilizce, Fransızca, Rusça biliyorsam, genetik bilgilerim varsa, bunlar kızım ya da torunum tarafından doğrudan miras alınmıyor. Onlar bu bilgileri yeniden öğrenmek zorunda kalıyor. İşte bu yüzden, özellikle kötü olan şeyleri unutmamalıyız. Daha da önemlisi, bunları yasa haline getirmeliyiz.

E. T.: Yani toplumsal ve ahlaki bir sistem inşa etmekten mi bahsediyorsunuz?

A. Ü.: Kesinlikle. Kötülüklere karşı durmak sadece bireysel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluk. Cinsel ayrımcılığın suç olduğunu söylemek gerekiyor. Irkçılığın suç olduğunu vurgulamak gerekiyor. Doğaya karşı işlenen suçları tanımlamak, çocuklara yönelik her türlü istismarın suç olduğunu en net biçimde ortaya koymak gerekiyor. Ve bunları yalnızca bireysel duyarlılıklara bırakmamalıyız; bir davranış biçimi, ahlaki bir kural ve bir terbiye biçimi olarak benimsemeliyiz. Üstelik yalnızca ahlaki bir norm olarak değil, yasalarla da güvence altına almalıyız. Çünkü en büyük hata, insana koşulsuz güvenmek olur.

“Unutma. Unutmak öldürür!”

E. T.: Az önce siz de söylediniz, sanırım bu romanın merkezinde “unutma, unutmak öldürür” fikri var. Bu, Nevzat’ın özelinde anlatılan bir mesele gibi görünse de aslında şu an yaşadığımız tüm sorunların da temelinde unutuşun olduğunu söyleyebilir miyiz? Nevzat’ın yaşadığı olaylar, başına gelenler, aslında bizim toplumsal olarak içinde bulunduğumuz durumun bir metaforu mu?

A. Ü.: Tam olarak öyle. Bu kitabı yazma nedenim, Nevzat’ın hikâyesini kullanarak kendi çığlığımı duyurabilmekti. Ama gördüm ki sadece benim çığlığım değilmiş; okurlar da benzer bir hisle yaklaştılar. Açıkçası bu romanı yazarken “Bunu yazmak zorundayım,” diyerek yazdım. Ama bir yandan da şunu düşünüyordum: “Acaba okur bu kadar güncel bir romanı nasıl karşılayacak?” Çünkü daha önce tarihî romanlarımda geçmişi yoğun bir şekilde anlatıyordum. Güncel olanı bu kadar derinlemesine ele almamıştım. Acaba okurlar ne diyecekti?

E. T.: Peki, nasıl tepkiler aldınız?

A. Ü.: Muhteşem! Olağanüstü! Açıkçası, önce biraz tereddüt ettim. Okurlar tarihî romanlarıma alışkındı. Beyoğlu Rapsodisi gibi bir kitapta katili kimse bulamaz mesela, çünkü o kitap bu şekilde tasarlanmıştır. Ama Yırtıcı Kuşlar Zamanı öyle değil. Burada katili belki kitabın ortasında bile bulabilirsiniz. Çünkü bu romanın iddiası “katil kim?” sorusuna cevap vermek değil, yaşanan gerçekliği anlatmak. Ve gördüm ki okur bunu fark etti. Kitabı okuduklarında, o gerçekliğin içinde olduklarını hissettiler ve Nevzat’la özdeşleştiler. “Bunları yaşıyoruz ya!” dediler. “Televizyonda görüyoruz, taksiciler böyle davranıyor, uyuşturucu baronları gerçekten bu şekilde hareket ediyor,” dediler. Şu yorum da gelebilirdi: “Biz zaten bunları biliyoruz, Ahmet Ümit neden tekrar anlatıyor?” Ama tam tersi oldu. Okurlar, “Çok etkileyiciydi, bizi tam da anlatıyor, okurken gerildik, öfke duyduk, aydınlandık,” dediler.

E.T.: Yani, aslında Yırtıcı Kuşlar Zamanı geçmişi anlatan eserlerinizden farklı olarak, birebir bugünün gerçekliğini ele alıyor…

A. Ü.: Kesinlikle. Daha önceki romanlarımda okurlar bilmedikleri şeyleri keşfettiler. Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde bilmedikleri tarihî detayları verdim, Bab-ı Esrar’da Mevlânâ’ya dair bilinmeyenleri anlattım, Beyoğlu Rapsodisi’nde binaların tarihini bilmeyenler için o derinliği sundum. Ama bu romanda durum farklıydı. Okurlar zaten yaşadıkları dünyayı biliyorlardı. Buna rağmen, yine de roman onları etkiledi. Çünkü mesele bilgi vermek değil, yaşananları güçlü bir anlatıyla sunmaktı. Onlar da bunu hissetti. Sanırım Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nın başarısı da burada yatıyor.

“Bu romanın asıl katili kim? Sistem.”

E. T.: Okurlarınız Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nda kendi seslerini mi duydular?

A. Ü.: Evet. Kendi bastırılmış seslerini, dile getirmek istedikleri ama belki de dile getiremedikleri duyguların yankılandığını gördüler. Romanın anlattıkları, onların da içinde tuttukları şeylerdi.

E. T.: Romanınızda İstanbul’un yeraltı dünyası, uyuşturucu ticareti ve mafya düzeni büyük bir yer tutuyor. Türkiye’nin bugünkü gerçeklerine ayna tutan bu olay örgüsünde, suç örgütlerinin sokaklarda rahatça hareket edebilmesi ve onların siyasi bağlantılarına da değiniyorsunuz. O halde çok temel bir soru sorayım: Bu romandaki, hatta bu ülkedeki gerçek katiller kim?

A. Ü.: Daha önce de söylediğim gibi: Sistem. İsimleri, zaten herkes biliyor. Ben bir isim söylediğimde, okurlarım hemen “Şu kişi mi?” diye tahminde bulunuyorlar. Ama ben bir romancıyım ve mesele tek tek isimlerden ibaret değil. İşin hukuki boyutu bir yana, burada asıl önemli olan kişiler değil, onları doğuran sistem.

E. T.: Yani suçlu olan bireyler değil, onları ortaya çıkaran düzen mi?

A. Ü.: Kesinlikle… Ve inan bana, ben tek tek isimler söylemesem de herkes kimin ne olduğunu biliyor. Uyuşturucu baronlarını konuştuğumuzda, her gün haberlerde görüyoruz. Televizyona çıkıp her konuda ahkâm kesen insanlar var. Bunlar zaten gözümüzün önünde. Ama asıl mesele, bu kişilerin gelip geçici olması değil. Onların yerine yenilerinin gelmesi. Çünkü onları var eden bir bataklık var ve o bataklık kurumuyor. Hatta giderek yayılıyor. Sorun da tam olarak burada: O bataklığı kurutmak…

E. T.: Peki, o bataklığı kurutmak için ne yapmak gerekiyor?

A. Ü.: Türkiye’de artık güce değil, hakka dayalı; adalete, hukuka, insan haklarına, doğaya ve hayvan haklarına saygılı bir sistem inşa etmemiz gerekiyor. Cinsel eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, insanların birbirine saygıyla yaklaştığı bir toplum düzeni kurmalıyız. Ve bu sadece Türkiye’ye özgü bir gereklilik değil; dünyada da bunu yapmalıyız. Ancak o zaman daha medeni bir hayatın tohumlarını atabiliriz. Bakın, “tohumlarını atabiliriz” diyorum çünkü her şey çok geriledi. Giderek daha da geriye gidiyoruz. Öncelikle bunu durdurmamız, ardından daha iyi bir düzen için harekete geçmemiz gerekiyor.

“Nevzat’ın aile katillerini bulma hikâyesi, tam bu döneme oturdu”

E. T.: Nevzat’ın ailesinin katillerini bulma sürecini Yırtıcı Kuşlar Zamanı romanında işlemek nasıl gelişti? Doğal bir akış mıydı, yoksa bilinçli bir karar mıydı?

A. Ü.: Tamamen doğal bir şekilde gelişti. Çünkü bu hikâye tam yerine oturdu. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, kötülüğün bu kadar yaygın olduğu bir ortamda Nevzat’ın geçmişiyle yüzleşmesi yapay durmadı, aksine çok organik bir biçimde romana yerleşti. Kitabı okuduğunuzda da bunu görebiliyorsunuz. Nevzat’ın ailesini öldüren bombayı koyanlarla, bugün bu ülkeyi felakete sürükleyen zihniyet arasında bir fark yok. Onlar hâlâ varlar. Sistem değişmedi. Uğur Mumcu’yu bombayla öldürenler gibi… Onların gerçek failleri hâlâ bulunamadı, yargılanamadı. Yani değişen bir şey yok. Bu yüzden Nevzat’ın ailesinin katillerini arayışı, tam olarak günümüz gerçekliğiyle örtüştü. Uyuşturucu baronları, kirli polisler, yozlaşmış devlet adamları—hepsi bugünün Türkiye’sinde birebir var olan meseleler. Romanın ana ekseniyle o kadar uyumlu bir hale geldi ki, bu hikâyeyi anlatmak tam zamanıydı. Bu yüzden Nevzat’ın hesaplaşmasını, bu romanda anlatmaya karar verdim.

Aşk mı, sevgi mi? Nevzat ile Evgenia’nın derin bağı

E. T.: Şimdi biraz daha tatlı, biraz daha duygusal bir konuya geçmek istiyorum: Evgenia ile Nevzat arasındaki ilişkiye… Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nda, Nevzat’ın yaşadığı tüm karanlığın içinde bir gül gibi açan bir aşk var. Ve bu ona iyi geliyor. Sizce aşk, travmalarımızı iyileştirebilecek en güçlü ilaç mı?

A. Ü.: Değil. Çünkü aşkın kendi travmaları da var. (Gülüyor.) Nevzat ile Evgenia’nın ilişkisi bir aşk olduğu kadar, belki de daha önemlisi, çok derin bir sevgi. Karşılıklı özveri ve emekle ayakta duran bir ilişki… Onları bir arada tutan şey sadece çekim değil. Tabii ki hâlâ birbirlerini çekici buluyorlar, bu güzel bir şey. Nevzat, Evgenia’yı gördüğünde gözlerini ondan alamıyor. Ama asıl ilişkiyi güçlü kılan, birbirlerine koşulsuz destek olmaları, birbirlerini oldukları gibi kabul etmeleri ve sevmeleri. Burada aşk ile sevginin birleştiğini görüyoruz. Belki de ideal bir ilişkiden bahsediyoruz.

E. T.: O halde aşk ile sevgi arasındaki fark nedir?

A. Ü.: Aşk yıkıcı bir şeydir. Büyük bir tutku barındırır, insana hayatı çok yoğun yaşatır. Olağanüstü duygular hissettirir. Bu açıdan çok kıymetlidir. Ama bir süre sonra, kaçınılmaz olarak, kalplerden biri soğur. Belki ikisi birden… Çünkü aşkı ilk günkü tutkusuyla sürdürmek mümkün değildir. Ama sevgi başka bir şeydir. Eğer bir insan size emek harcamışsa, siz de ona emek harcamışsanız; eğer birbirinizin fedakârlıklarına, vicdanına ve kalbine değer vermişseniz, işte o bağ kalıcı olur.

E. T.: Yani aşk gelip geçici, sevgi ise daha derin ve kalıcı bir bağ mı?

A. Ü.: Kesinlikle. Sevgi, sakin akan bir ırmak gibidir. Coşkuyla taşmaz ama sürekli akar. Yıkmaz, aksine verimli bir şekilde besler. İşte Nevzat ile Evgenia’nın ilişkisini ayakta tutan da bu.

Aşk bencilliğimizin en uç noktası mı?

E. T.: Storytel için hazırladığınız Benim Güzel Hayaletlerim dizinizin bir yerinde şöyle diyorsunuz: “Aşk, bencilliğimizin en uç noktasıdır.” Gerçekten de aşk, her ne kadar iki kişi tarafından yaşanıyor gibi görünse de aslında doğrudan bencillikle mi ilgili sizce?

A. Ü.: Kesinlikle. Bence aşk, tek kişilik bir deneyimdir ve birkaç açıdan bencillik içerir. Çünkü aşık olduğumuz kişiye her şeyi yüklüyoruz. Onu dünyanın en güzel, en ahlaklı, en cömert, en bilgili insanı olarak görüyoruz. Onu biricik kılıyoruz. Ama aslında bu gerçek değil. Bu, bizim duygularımızın yarattığı bir halüsinasyon. Güzel bir halüsinasyon belki ama sonuçta kendimizi inandırdığımız bir yalan. Ve bu yalan, bir noktaya kadar büyüleyici. Ama sonra ne oluyor? Gerçeği görmeye başlıyoruz. İşte o zaman bu süreç yıkıcı hale geliyor. Karşımızdaki insanın gözlerinde o eski ışığın olmadığını fark ediyoruz. Artık eskisi kadar özenli olmadığını, sesinin eskisi gibi titremediğini anlıyoruz. Ve bu, hem kişi için hem de ilişki için çok büyük bir yıkım yaratabiliyor.

E. T.: Yani aşkın yıkıcı bir tarafı mı var?

A. Ü.: Evet, çünkü aşkın içindeki bencillik, bazen çok tehlikeli boyutlara ulaşabiliyor. Bakın, tarihe ve günümüze baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Kendi çocuğunu öldüren anneler, ailesini yok eden erkekler, aşk uğruna cinayetler işleyen insanlar… Özellikle bizim kültürümüzde korkunç bir gerçek var: “Ya benimsin ya toprağın.” Bu anlayış, aşkı yok etmekle, öldürmekle eş tutan bir mantık yaratıyor. Oysa aşkın ölçüsü bu olmamalı.

E. T.: Peki, aşkın ölçüsü ne olmalı sizce?

A. Ü.: Aşkın ölçüsü fedakârlık olmalı. Ama fedakârlık, yok etmek değil; yaşatmak için yapılmalı. Gerçek aşk, “Seni seviyorum, ama senin mutluluğun benim için önemli” diyebilmektir. Bir insan, bir süre sonra diğerinden bıkabilir, ayrılmak isteyebilir, aşkı ya da sevgisi bitebilir. Bu çok doğal bir şey. Ama biz bunu kabullenemiyoruz. Dahası, popüler kültür de bunu besliyor. Filmler, diziler, şarkılar… Hepsi aşkı büyük bir tutku, sonsuz bir bağlılık, asla bitmemesi gereken bir duygu gibi gösteriyor. Ama gerçek hayatta aşk da değişir, dönüşür. Önemli olan, bu değişimi anlayabilmek ve kabullenebilmek.

“Aşk, içimizdeki en baskın duyguyu ortaya çıkarır”

E. T.: Aşk aslında bizi kendimizle yüzleştiren bir şey olduğu için, içimizde en baskın ne varsa onu açığa çıkarıyor. Eğer içimizde bir saldırganlık varsa ama bunu maskelemişsek, aşk bir anda onu gün yüzüne çıkarıyor.

A. Ü.: Kesinlikle. Aşk, insanın kendisini en çıplak hâliyle görmesini sağlar. O yüzden bazı insanlar, aşkı bahane ederek içlerindeki şiddeti dışa vuruyor. Mesela “Niye öldürdün?” diye sorulunca, “Çok seviyordum” diyorlar. Hayır, bir insanı çok sevdiğin için öldürmezsin. Öldürüyorsan, çünkü psikopatsın, çünkü gelişmemişsin, çünkü içinde bastırılmış bir saldırganlık var. O şiddet zaten senin içindeydi, aşk sadece onun ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu çok önemli bir nokta ve bunun açıkça söylenmesi gerekiyor.

Evgenia, ideal bir kadın figürü mü?

E. T.: Peki, Evgenia sizin için de ideal bir kadın figürü mü?

A. Ü.: Evet, ideal bir kadın figürü. Sonuçta bir yazar olarak yarattığım tüm karakterler bir şekilde benden izler taşıyor. Ama Evgenia’nın en güzel yanı, sevgi dolu olması. Onun sadece fiziksel güzelliği değil, asıl olarak anlayışlı ve güçlü bir kadın olması önemli. Evgenia, hayatın zorluklarına rağmen dimdik ayakta kalmış bir kadın. Bir meyhaneyi işletmek kolay bir iş değildir, aksine oldukça zorludur. Ama o, bu zorluklara rağmen ayakta durabilmiş, hayat mücadelesi veren biri. Ve en önemlisi, Nevzat gibi güçlü bir karakterin yanında asla ezilmeyen, geri planda kalmayan bir kadın. Gerektiğinde Nevzat’ı eleştiren, ona karşı duran ama aynı zamanda ona destek olan, ona omuz veren bir karakter. İşte bu yüzden Evgenia, gerçekten muhteşem bir kadın.

“Nevzat, üç farklı karakterin bileşimi”

E. T.: Az önce Nevzat’ı konuşurken yarım kaldı aslında. Onu ilk yaratırken üç farklı karakterden yola çıktığınızı biliyorum. Biraz da Nevzat’ın doğuşundan bahsedelim.

A. Ü.: Evet, hep soruyorlar: “Nevzat diye gerçek biri var mı?” diye. Hayır, birebir Nevzat’a ilham olan tek bir kişi yok. Ama o, farklı ilham kaynaklarının bir birleşimi. Nevzat’ı yaratırken üç figürden etkilendim. Birincisi, sinemayı çok severim ve Türk sinemasının iki önemli karakteri Nevzat’a ilham oldu. İlki, Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ah Güzel İstanbul filmindeki Haşmet İbriktaroğlu karakteri. Sadri Alışık’ın canlandırdığı bu karakter, eski bir aristokrattır ama fakirleşmiştir. Köşkü yok olmuştur ama kayıkhanesi kalmıştır. Buna rağmen hâlâ piyanosu vardır, hâlâ bir İstanbul beyefendisidir. İkinci ilham kaynağım ise Yavuz Turgul’un Muhsin Bey filmindeki Muhsin Bey karakteri. Onu da Şener Şen canlandırmıştı. O da geleneksel değerlere bağlı, prensip sahibi ama aynı zamanda hayatın içinde mücadele eden bir figürdü. Üçüncü ilham kaynağım ise gerçek bir polis: Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul. O, faşistler tarafından öldürüldü. Gerçek bir adalet savaşçısıydı. İşini onuruyla yapmaya çalışan, dürüst bir insandı. Nevzat, işte bu iki film karakteri ve gerçek bir polisin birleşiminden oluşuyor.

E. T.: Peki, Nevzat’ı Nevzat yapan temel özellikler neler?

A. Ü.: Öncelikle Nevzat bir İstanbullu. Onu İstanbul’dan ayrı düşünmek mümkün değil. Şehirli bir çiçek gibi yetişmiş ama bir yandan da hayatın tüm gerçekliğiyle yüzleşmiş biri. Vicdanlı, sıradan ama güçlü bir insan. Eski İstanbul’a ait bir karakter. Klasik Türk Sanat Müziği dinler, Müzeyyen Senar, Zeki Müren… Rakısını içer, Balat’ta yaşar, sevgilisi Evgenia’nın meyhanesi Kurtuluş’tadır. Kendi içinde kaybolmakta olan bir İstanbul’u temsil eder. 

E. T.: Yani okurlar Nevzat’ı severken, aslında biraz da eski İstanbul’a duydukları özlem mi ağır basıyor?

A. Ü.: Kesinlikle. Bence Nevzat’ı sevmelerinin bir nedeni de bu. Onu gördüklerinde, bir zamanlar var olan ama artık kaybolmaya yüz tutmuş bir İstanbul’u görüyorlar. O, sadece bir polis değil; yok olmakta olan bir İstanbul’un ruhunu taşıyan bir karakter. Ve belki de en çok bu yüzden seviliyor.

“İstanbul: Kentlerin kraliçesi ve bir yazar için sonsuz bir malzeme kaynağı”

E. T.: Neredeyse tüm romanlarınızda İstanbul, başlı başına bir karakter gibi. İstanbul’a olan sevginizden ve onun kültürümüzdeki yerinden bahsedelim biraz da.

A. Ü.: Aslında İstanbul, sadece bizim kültürümüzde değil, dünya tarihinin en önemli şehirlerinden biri. Ve bence hâlâ öyle. 330 yılında Büyük Konstantin’in gelişiyle başlayan ve günümüze kadar uzanan bir tarih… Konstantinopolis oldu, Konstantiniyye oldu, İstanbul oldu. Ama her zaman dünyanın ilgisini çeken, “kentlerin kraliçesi” olarak anılan, eşi benzeri olmayan bir şehir oldu. Bir yazar olarak beni en çok etkileyen şey ise bu kültürün hâlâ yaşıyor ve dönüşüyor olması.

E. T.: İstanbul sizin için nasıl bir anlatı mekânı?

A. Ü.: Ben mesela Çehov gibi bir yazar değilim. Çehov, Rusya’nın köylerinde yaşayan bir doktordu ve oradaki insanların hikâyelerini anlatıyordu. Olağanüstü bir yazardı. Ama benim hikâyelerim İstanbul’da geçiyor. Ve İstanbul, tam anlamıyla bir cangıl… Binalardan, insanlardan oluşan bir vahşi orman. İçinde yırtıcılar var—insan yırtıcıları. Son romanımda da anlattığım gibi… Burası bir yazar için inanılmaz bir malzeme kaynağı. Hikâye anlatma olanakları sınırsız. Bir keresinde İsveçli bir yazar, yanlış hatırlamıyorsam Håkan Nesser, bir panel için İstanbul’a gelmişti. Stockholm’de yaşadığını ama orada yazacak çok fazla şey bulamadığını söylemişti. “New York’ta yaşıyorum çünkü Stockholm bana yeterince malzeme sunmuyor,” demişti. Ama İstanbul için şöyle diyordu: “Burada yaşayabilirdim. Çünkü bu şehirde bir enerji var, suç var, insanları görüyorsunuz. Yani bir yazar için muhteşem bir malzeme. İnsan üzerine yazmak için daha iyi bir yer olamaz.”

E. T.: İstanbul’u bu kadar özel yapan ne sizce?

A. Ü.: İstanbul’da insanın her hâlini görebiliyorsunuz. Töre cinayetlerinden finans dünyasına, mafyadan siyasete, yoksulluktan şatafata kadar her şey iç içe geçmiş durumda. Bir yazar için bundan daha büyük bir anlatı mekânı olabilir mi?

Tarih ve Polisiye: İkisi de bir dedektiflik hikâyesi

E. T.: Tarih de sizin en önemli ilgi alanlarınızdan birini oluşturuyor. Özelde İstanbul’un tarihini ve değişimini anlattığınız romanlarınız olduğu gibi Elveda Güzel Vatanım ve Sultanı Öldürmek gibi Türkiye’nin genel tarihini anlattığınız ve hatta Kavim, Patasana ve Ninnatta’nın Bileziği’nde olduğu gibi daha da kadim dönemleri anlattığınız romanlarınız da var. Hititler’den Osmanlılara dek geniş bir tarih perspektifinde insanlığın ruhunu anlatmaya çalışıyorsunuz. Suç kavramı üzerinde kafa yorarken özellikle suç kavramının ardındaki mitleri ve tarihsel kökenlerini araştırıyorsunuz. Bu Ahmet Ümit’in bir dedektif gibi tarihi araştırma arzusundan mı geliyor yoksa tarih tüm polisiyeseverler için doğal bir gizem atmosferi mi barındırıyor bu yüzden mi?

A. Ü.: Aslında ikisi birden. Ve bu süreç, doğal bir şekilde gelişti. Önceden oturup “Ben suç ve tarih ilişkisini derinlemesine araştıracağım” diye planlamadım. Hayatın içinde gelişen bir merak diyebilirim. Ben Gaziantepliyim. Bir gün, ailemi ziyaret etmek için gittiğimde Fırat Nehri kıyısında bir piknik yapmak istedik. Yolda giderken bir noktada durduk ve bir baktım ki henüz kazılmamış bir antik şehir var. Yerde sütun başları görünüyor. O an içimden “Ben burayı yazmalıyım,” dedim. Ve işte Patasana romanı böyle doğdu. Sonra fark ettim ki aslında tarih yazıcılığı ya da arkeoloji, bir tür dedektiflik gibi bir şey.

E. T.: Yani tarihçiler de bir nevi dedektif gibi mi çalışıyor?

A. Ü.: Kesinlikle öyle. Geçmişte yaşananları bilmiyoruz. Onları anlamak için kazılar yapıyoruz, çıkan tabletleri çözümlüyoruz, dilleri öğreniyoruz. Eski insanların nasıl yaşadığını, ne ürettiklerini, neden savaştıklarını anlamaya çalışıyoruz. Bütün bunlar, aslında faili meçhul bir cinayeti çözmek gibi. Bugün hâlâ Mısır’ın gizemleri tartışılıyor, Anadolu’nun tarihî sırları araştırılıyor. Arkeologların ya da tarihçilerin çalışma tarzı ile bir dedektifin çalışma tarzı birbirine çok benziyor. İkisi de geçmişin izini sürüyor, ipuçlarını bir araya getiriyor ve bir hikâye inşa ediyor.

E. T.: Tarihsel unsurlar, romanlarınıza nasıl bir derinlik katıyor?

A. Ü.: Tarih, romana inanılmaz bir derinlik katıyor. Üstelik, Türkiye gibi bir ülkede tarih yazmak çok büyük bir avantaj. Bakın, mesela Dan Brown’ı düşünelim. Adamcağız Amerika’da geçen romanlar yazamıyor çünkü orada böyle bir tarih yok! O yüzden Da Vinci Şifresi için Avrupa’ya gitti, Cehennem için İstanbul’a geldi, Roma’yı işledi. Çünkü Amerika’da yazacak 10.000 yıllık bir uygarlık yok. Ama biz bu topraklarda yaşıyoruz. Anadolu, binlerce yıllık medeniyetlerin üzerine kurulmuş bir yer. Hititler, Frigler, Urartular, Antik Yunan, Roma, Bizans, Osmanlı… 10.000 yıl boyunca insanlığın yaşadığı bir coğrafya. Bu yüzden burada yazılacak hikâyeler asla tükenmez.

E. T.: Yani hem tarihi öğrenmek hem de anlatmak için mi yazıyorsunuz?

A. Ü.: Kesinlikle. Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de bu. Mesela hep duyardık: Mevlânâ, Şems… Ama ben gerçekten ne olduklarını, nasıl bir hikâyeleri olduğunu bilmiyordum. Onları anlamak için roman yazdım. Ya da Antik Yunan… Efes, Pergamon, Milet gibi şehirlerin adını hep duyardık. Ama onların içinde nasıl bir hayat vardı, insanlar nasıl yaşıyordu? Bunu öğrenmek için yazdım. Yani tarih, sadece fon olarak kalmıyor. Onu anlamak, onun içinde yaşamak, o dönemin ruhunu yakalamak için yazıyorum.

“Önce kendim için yazıyorum, sonra okurlarım için”

E. T.: Şimdi Roma üzerine bir roman yazacağınızı söylüyorsunuz. Roma dönemi, özellikle Anadolu ve İstanbul açısından oldukça önemli bir tarihsel dönem. Biraz bundan bahseder misiniz?

A. Ü.: Evet, şu an Roma dönemi üzerine çalışıyorum. Çünkü Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu ve özellikle İstanbul, inanılmaz bir merkezdi. Daha önce de söyledim, 330 yılında İstanbul, sadece Doğu Roma’nın değil, bütün Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. 392 yılına kadar da bu statüsünü korudu. Sonrasında, imparatorluk bölününce, Doğu Roma’nın yani Bizans’ın başkenti olarak kalmaya devam etti. Ama mesele sadece İstanbul değil. Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki şehirleri de çok önemliydi. Örneğin Antakya, Roma tarihinin en büyük şehirlerinden biriydi. Keza Antalya gibi şehirler de Roma kaynaklarında sıkça geçen, imparatorluğun önemli merkezlerinden biriydi. Şimdi, “Bu dönemi yazmam lazım,” dedim ve bunun üzerine çalışıyorum.

E. T.: Yani Roma’ya gidiyorsunuz, Roma dönemi üzerine yeni bir roman çalışması mı var?

A. Ü.: Evet, şu an Roma dönemiyle ilgili bir roman üzerinde çalışıyorum.

E. T.: O zaman “Komiser Ahmet”, yine kendi merakının peşinde mi?

A. Ü.: (Gülüyor.) Evet, bu doğru. Ben her zaman önce kendi merakımı tatmin etmek için yazıyorum. Mesela, Elveda Güzel Vatanım’ı yazarken de öyle oldu. İttihat ve Terakki’yi hep duyuyorduk ama detaylarını bilmiyordum. O yüzden oturdum, romanını yazdım. Sadece kitaplardan okuyarak değil, gidip o yerleri görmek istedim. Paris’ten Makedonya’ya, Selanik’ten Ohri’ye kadar her yeri dolaştım. Aslında her romanımda böyle yapıyorum. Bir konu seçiyorum, o konuyu derinlemesine araştırıyorum ve kendi merakımı tatmin ediyorum.

E. T.: Öncelikle kendiniz için mi yazıyorsunuz?

A. Ü.: Kesinlikle. Bence her yazar önce kendisi için yazar. Ama eğer iyi bir yazarsa ve iyi bir okursa, zaten kendi hoşlandığı şeyler, büyük bir okur kitlesinin de hoşlanacağı şeyler olacaktır.

“Roma’ya Nevzat’la değil, Yıldız Karasu’yla gidiyorum”

E. T.: Peki, Roma’ya Nevzat’la mı gidiyorsunuz?

A. Ü.: Hayır.

E. T.: Ayrı bir hikâye mi olacak?

A. Ü.: Evet. Roma’ya Yıldız Karasu’yla gidiyoruz. Kayıp Tanrılar Ülkesi’nden hatırlayacağınız Yıldız Karasu’yu yeniden göreve çağırıyoruz. Bu hikâyede Yıldız, Interpol’de, Avrupa Birliği’nin düzenlediği bir değişim programı kapsamında Berlin ve Roma polisleriyle ortak bir operasyona katılıyor. Yardımcısı Tobias ile birlikte Roma’ya gidiyorlar ve orada bir cinayetin içine çekiliyorlar. Ama bu sıradan bir cinayet değil. Yine Anadolu’yla, Anadolu’daki bir antik kentle bağlantılı bir olay.

E. T.: Yani yeni bir dizi mi doğuyor?

A. Ü.: Şu an için kesin bir şey söylemek zor ama şöyle diyebilirim: Üç farklı damardan ilerliyorum. Birincisi, Sis ve Gece, Kar Kokusu, Patasana, Elveda Güzel Vatanım, Sultanı Öldürmek gibi bağımsız romanlarım var. İkincisi, Başkomiser Nevzat’ın hikâyeleri. Şimdi de üçüncü bir damar açılıyor: Yıldız Karasu. Özellikle Avrupa’da geçen romanlar için Yıldız’ı kullanmayı düşünüyorum. Sanırım bundan sonra üç temel eksende yürümeye devam edeceğim.

“Nevzat ölmeyecek, yaşadığım sürece onu yazmaya devam edeceğim”

E. T.: Peki, Nevzat severler için sorayım. Nevzat’ın hikâyesi devam edecek mi? Ufukta yeni bir Nevzat macerası görünüyor mu?

A. Ü.: Evet, bu soru bana çok sık soruluyor. Özellikle Yırtıcı Kuşlar Zamanı sonrası… “Karısı ve kızının katilini buldu, peki şimdi ne olacak? Bitti mi? Nevzat’ı öldürecek misiniz?” diye merak ediyorlar. Hayır, Nevzat ölmeyecek. Ben bir gün öleceğim ama Nevzat ölmeyecek. Yaşadığım sürece onu yazmaya devam edeceğim. Ama her romanımda Nevzat olmayacak. Mesela şu an yazdığım romanda Nevzat yok. Bir sonraki romanda olabilir, belki başka bir hikâye yazarım ama mutlaka Nevzat’a bir noktada geri döneceğim. Onun hikâyesi bitmeyecek.

“Beni en çok zorlayan roman: Elveda Güzel Vatanım

E. T.: Bir röportajımızda bana “Günceli yazmak benim için en kolayı” demiştiniz. Ama bugüne kadar birçok roman yazdınız; bazıları tarihî, bazıları derin araştırmalar gerektiren yapıtlar… Peki, sizi en çok zorlayan roman hangisiydi?

A. Ü.: Kesinlikle Elveda Güzel Vatanım. Bu roman çok zordu çünkü hem Osmanlı’nın yıkılışını hem de koca bir İttihat ve Terakki hareketini anlatıyorsunuz. O dönemi anlamadan ne Osmanlı’nın çöküşünü ne de Cumhuriyet’in kuruluşunu doğru kavrayabiliriz. Bu yüzden inanılmaz bir araştırma süreci geçirdim. Adeta bir akademisyen gibi kılı kırk yardım. Önümde yığınla kitap vardı, sayısız kaynak okudum. 

E. T.: Peki, bu yoğun araştırma süreci sonunda çıkan eserden memnun musunuz?

A. Ü.: Evet, kesinlikle. Ortaya çıkan sonuçtan çok memnunum. Bence Elveda Güzel Vatanım, okurlar için sadece bir roman değil, aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin ruh halini anlamak isteyenler için bir rehber de olabilir. Elbette tarihî kitapları okumak şart, çünkü ben tarihçi değilim. Ama eğer İttihatçılar kimdi, nasıl insanlardı, nasıl düşünüyorlardı diye bir fikir edinmek isterseniz, bu roman iyi bir başlangıç olabilir.

“Yapay zekadan özellikle uzak dururum, çünkü sanatın değeri biricikliğindedir”

E. T.: Tarihten bahsettik ama bir de geleceğe bakalım. Dijital çağdayız, yapay zeka her alana nüfuz ediyor. Hatta Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nda da ufak da olsa ses değiştirme teknolojisi ve yapay zekayla ilgili detaylar vardı. Peki, yapay zeka ile aranız nasıl? Romanlarınıza daha fazla dahil olacak mı?

A. Ü.: Yapay zeka ile herhangi bir ilişkim yok. Ve açıkçası asla girmemeyi tercih ederim.

E. T.: Neden?

A. Ü.: Çünkü bir sanat eserini değerli kılan tek şey, onun biricik olmasıdır. Sanatın temelinde özgünlük vardır. İster roman, ister müzik, ister film olsun… Eğer genel geçer kalıplardan, insanlığın biriktirdiği bilgilerin ortalamasından, algoritmaların oluşturduğu şablonlardan yola çıkarsanız, ortaya çıkan eser genel olur. Genel olan ise değersizdir. Yapay zeka, bize orijinal bir şey sunmaz. Sadece elimizde var olan bilgileri bir araya getirerek bir sentez yapar. Ama gerçek sanat, genellemelerden değil, bireysel yaratıcılıktan doğar. Bu yüzden yapay zekadan özellikle uzak dururum ki yepyeni bir şeyi ben yaratabileyim.

E. T.: Peki, polisiye türü açısından baktığınızda yapay zeka ne kadar etkili olabilir?

A. Ü.: Tabii ki teknolojik olanakları olacak ve polisiye için kullanılabilir, hatta suç araştırmalarında büyük bir devrim bile yaratabilir. Ama yaratıcı bir insan için yapay zeka tehlikeli bir şeydir. Bu yüzden bütün yazar arkadaşlara ve yaratıcı insanlara bir önerim var: Sakın ama sakın bu işe girmeyin. Yapay zeka sizi sıradanlaştırır, ortalamaya çekip vasatlaştırır. Sanatın özü insanın özgün hayal gücüdür ve bunu korumak gerekir.

“Her yazarın uçmak için bir havalimanına ihtiyacı vardır”

E. T.: Röportajın sonuna gelirken, Storytel’deki orijinal diziniz Benim Güzel Hayaletlerimden bahsedelim. Burada, ustam dediğiniz yazarlardan söz ediyorsunuz. Bu proje nasıl doğdu? İçinde neler var?

A. Ü.: Her yazarın uçmak için bir havalimanına ihtiyacı vardır. Başka bir deyişle, iyi bir yazar olmak için başka yazarlara ihtiyacımız var. Bizi besleyen, yol gösteren, eserleriyle ilham veren ustalara… Onları iyi tanımadan, eserlerini derinlemesine okumadan, hatta onların ruh halleri üzerine düşünmeden gerçek anlamda iyi bir yazar olmak mümkün değil. İşte Benim Güzel Hayaletlerim, beni etkileyen bu yazarları ve onlarla kurduğum ilişkiyi anlatan bir proje.

E. T.: Sizi etkileyen bu yazarlar arasında kimler var?

A. Ü.: Öncelikle Türk yazarlar. Çünkü ben Türkçe yazıyorum. Ama tabii ki yabancı yazarlar da var. Yani burada “En sevdiğiniz üç kitap nedir?” gibi bir soru sorulsa, böyle bir şeyin cevabı olmaz. Üç kitap mı? Üç yüz kitap var! Dolayısıyla, beni etkilemiş olan tüm yazarlarla kurduğum bağı, onların dünyalarına nasıl girdiğimi ve eserlerinden nasıl beslendiğimi anlatıyorum.

E. T.: Peki, sizin okuma alışkanlıklarınız nasıl?

A. Ü.: Çok iyi bir okurum. Okumaya bayılırım. Kitap okumak hayatımın en büyük zevklerinden biri. Hatta akşamları Storytel’de de bazı eserleri dinliyorum. Çünkü iyi bir yazar olmanın yolu, önce iyi bir okur olmaktan geçer.

“Storytel, benim için bir terapi gibi”

E. T.: Storytel’i bir yazar olarak değil, bir dinleyici olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

A. Ü.: Öncelikle şunu söyleyeyim, yanlış anlaşılmasın; Storytel’de en çok dinlenen yazarlardan biri olduğum için söylemiyorum bunu, ama Storytel’den gerçekten çok yararlanıyorum. Bana mutluluk veren bir platform. Şöyle ki, gün içinde yazılarımı yazıyor, okumalarımı yapıyorum. Akşam ise, saat on gibi, on bir gibi artık yorulduğumda, ışıkları kapatıyorum ve Storytel’den bir kitap açıyorum. Daha önce okumadığım kitapları dinliyorum ya da okuduğum ama tekrar hatırlamak istediğim eserleri seçiyorum.

E. T.: Peki, son zamanlarda hangi eserleri dinlediniz?

A. Ü.: Mesela geçenlerde Suç ve Ceza’yı tekrar dinledim. Sonra Savaş ve Barış’ı… Bunlar, insanın zihninde her dinleyişte yeniden canlanan, çok büyük eserler. Bazen kendi kitaplarımı bile dinliyorum. Örneğin, şimdi Roma üzerine bir roman yazacağım ya, Kayıp Tanrılar Ülkesi’ni dört yıl önce, 2021’de yazmıştım. O kitabımı tekrar dinliyorum. Nasıl anlatmışım, bazı şeyleri kaçırmış olabilir miyim, diye bir gözden geçirme süreci oluyor benim için.

E. T.: Klasiklere ilginiz büyük anladığım kadarıyla?A. Ü.: Kesinlikle. Eski klasikleri dinlemeyi çok seviyorum. Mesela John Steinbeck’in Cennetin Doğusu’nu dinlemiştim, o da çok hoşuma gitmişti. Storytel benim için adeta bir terapi gibi. Akşamları bir saat, iki saat dinliyorum ve bu bana büyük bir huzur veriyor. Günü kapatıyorum, o hay huy, patırtı, gürültü bitiyor ve kendimi bir anda edebiyatın dingin dünyasına bırakıyorum. Ama tabii gündüzleri klasik kitap okuma alışkanlığımı sürdürüyorum, akademik ve tarihî araştırmalarımı yapıyorum. Storytel’in bana sağladığı en büyük katkı, günün sonunda beni rahatlatan bir edebiyat ritüeli yaratması. O yüzden Storytel’e teşekkür ediyorum.




Editörün SeçimiKitap TavsiyeleriSesli Kitap

İlgini Çekebilir

2020’de En Çok Dinlenen Storytel Kitapları

20/01/2021

Storytel kütüphanesine eklenen binlerce sesli kitap ve e-kitap arasından 2020’de en çok dinlenen Storytel kitapları hangileri merak ediyor musun? Listede belki başucu kitaplarınla karşılaşacaksın, belki de henüz adını duymadıklarınla ya da duyup da okuma, dinleme […]

Türkiye’ye Polisiyeyi Sevdiren Ahmet Ümit Dinleyebileceğin 21 Kitabıyla Storytel’de

30/01/2021

Türkiye’de polisiye denince akla önce Ahmet Ümit gelir; tıpkı dünya edebiyatında polisiye denince akla ilk gelen ismin Agatha Christie olması gibi. Geniş bir okur kitlesine sahip Ümit’in kitaplarının bu kadar ilgi görmesinin en büyük sebebi […]

Bu Kış İçini Isıtacak Aşk Kitapları

31/01/2021

Kış mevsimi gelmişken battaniyelerin içine gömülüp sıcacık bir çay, kahve ya da çikolata ile kitabını alıp keyif yapmaya ne dersin? Peki aşk kitapları sever misin? Soğuk günler başlayınca çoğu zaman sevdiklerimizden, sosyal hayatımızdan uzaklaşıp evimizde kalmayı […]

Yorumlar

Yorum Yazın

Storytel'i Şimdi Dene

Storytel Blog - En İyi Sesli Kitap ve E-Kitap Önerileri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin