Latife Tekin: “Neden âşık oluyorsak, o yüzden yazıyoruz”

Latife Tekin’le; Sevgili Arsız Ölüm’den Para Gürültüsü’ne uzanan yazı serüvenini, romanlarının sesini, yoksullukla kurduğu düşünsel bağı, doğayı, rüyaları ve dijital çağın insan ruhunda yarattığı bölünmeyi konuştuk: “Dünya hâlâ çok sırlı bir yer.”

Latife Tekin’in edebiyatı, Türkçede kendine ait bir ses yaratan ender yazı evrenlerinden biri. Onun romanlarında mahalle uğultuları, masallar, yoksullar, kadınlar, çocuklar, rüyalar ve doğa aynı ritmin içinde konuşur. Storytel için gerçekleştirdiğimiz bu kapsamlı söyleşide Tekin; Sevgili Arsız Ölüm’ün annesinin sesinden doğan ritminden Gece Dersleri’nin edebiyatındaki özel yerine, Muinar’ın kadın hafızasından Para Gürültüsü’nün dijital çağ kaygılarına kadar uzanan düşünsel ve edebi yolculuğunu anlattı.

Sevgili Arsız Ölüm ile başlayan ve Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar, Aşk İşaretleri, Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi, Manves City, Sürüklenme ve Zamansız gibi romanlarla devam eden yazı serüveninde Tekin; göçle değişen hayatları, yoksulluğun içindeki hayal gücünü, doğayla insan arasındaki kırılgan bağı ve mahalle uğultularından doğan o kendine özgü dili edebiyatımıza kazandırdı. Şimdi ise yeni romanı Para Gürültüsü ile paranın ve modern hayatın yarattığı yeni dünyanın sesine kulak veriyor.

Elif Tanrıyar: Bugün bu söyleşide Latife Tekin’in Storytel kütüphanesinde yer alan eserlerini, yazı yolculuğunun kırılma noktalarını ve edebiyatının merkezindeki dili, sesi ve dünyayı konuşacağız. Yazının içindeki o mırıltılı sese birlikte bakacağız. Hoş geldin sevgili Latife Tekin.

Latife Tekin: Hoş bulduk Elif.

Elif Tanrıyar: Eleştirmen Nurdan Gürbilek, senin edebiyatını anlatırken şöyle bir saptama yapıyor: “Latife Tekin’in romanlarında dil mırıltıdan doğar. Henüz tam kurulmamış bir ses, bir uğultu, bir söylenti hâlinde dünyaya karışır.” Zaten sen de “Her kitabı ayrı bir sesle yazıyorum,” diyorsun. Gerçekten de Sevgili Arsız Ölüm’den itibaren romanlarında dil bazen bir çocuğun sesi, bazen bir mahallenin uğultusu, bazen de kolektif bir söylenti gibi duyuluyor. Roman senin için önce duyulan bir şey midir? Bir romanın dilini gerçekten bulduğunu nasıl anlarsın?

Latife Tekin: Evet, zor soru… Nasıl anlıyorum? Roman önce benim için herhalde bir imge. Duygusu olan bir görüntü gibi gelip beni buluyor. Sonra o imgeyi dile çevirmeye çalışıyorum, kendime yakınlaştırarak. Onun dilsel karşılığını bulmaya çalışıyorum. Başlarda dili oluşturmak için çok uğraşıyorum. Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken de o dili arıyordum sürekli. Hangi dille yazacağım, nasıl bir sesle yazacağım diye düşünürken annemin sesi kulağıma gelmeye başladı. Sevgili Arsız Ölüm biraz annemin sesinin ritmiyle, onun konuşma ritmiyle ve hikâye anlatma biçimiyle doğdu aslında. Belki ilk kitabımı öyle yazdığım için, daha sonra yazmak istediğim her metinde de önce onun sesini aradım. Berci Kristin Çöp Masalları’nın da nasıl bir sesi olabilirdi diye düşündüm. Bu hikâyeyi kim anlatıyor olabilirdi, kime anlatıyor olabilirdi? Biliyorsun, o kitap gecekondu mahallelerinin kuruluş hikâyesi. O yüzden ilk gecekondu mahallelerini kuran insanlarla konuşuyordum. Burada çok yakındaki Gültepe’de, Zeytinburnu’nda, İstanbul’un ilk gecekondu bölgelerinde yaşamış insanlarla, ilk fabrikalarda çalışan işçilerle uzun uzun konuştum. Onlar sürekli bir rüzgârdan söz ediyorlardı. Çünkü biliyorsun, İstanbul gecekonduları kentin içine değil, en uzak tepelere, fabrikaların ve atölyelerin kurulduğu bölgelere yapılıyor. Çok rüzgârlı yerler… Öyle hikâyeler anlatıyorlardı ki… Mesela ilk gecekonduları kuranlardan Ramazan Amca’yla uzun uzun konuşmuştum. Uzaktan bakınca rüzgârın evlerini yıktığını görebildiğini anlatıyordu. Sürekli o büyük fırtınalardan, o sert rüzgârlardan söz ediyorlardı. Kendi kuruluş hikâyelerini hep o rüzgârın içinden anlatıyorlardı.

Elif Tanrıyar: Bir tür masal gibi aslında…

Latife Tekin: Bir tür masal ama gerçek. Hatırlarsın, Berci Kristin Çöp Masalları’nın içinde sürekli bir rüzgâr eser. Düşündüm ki bu hikâyenin içinde mutlaka bir rüzgâr dolaşmalı. Rüzgârsız anlatılamaz gibi geldi bana. Bir yandan da şu vardı: Bu hikâyeyi kim anlatacak? Ben anlatıyorum ama okur kim, anlatıcı kim? Berci Kristin aynı zamanda mahalleden hiç dışarı çıkmamış bir kadının anlattığı bir hikâye gibi de okunabilir. O ses nasıl doğuyor, nasıl oluşuyor? Biraz o imgeyi kendime yaklaştırmaya, onun sözcüklerini bulmaya çalışırken beliriyor aslında bütün bunlar. Hikâyeyi kurarken, okurken, düşünürken, hayal ederken… O süreçte yavaş yavaş ortaya çıkıyor: Bu kitabın sesi ne olacak? Nasıl bir müziği olacak? Çünkü müzik de çok önemli benim için; dilin ritmi…

Elif Tanrıyar: Tam da onu diyecektim. Hangisiydi şimdi unuttum ama bir kitabın da babanın Kur’an okuma sesi ve ritmiyle yazılmıştı…

Latife Tekin: Evet, Gece Dersleri. Hatta onunla ilgili çok sevdiğim bir hikâye vardır. Editörüm Memet (Fuat) Abi, Gece Dersleri’ni çok seviyordu. O sırada artık iki kitabım yayımlanmıştı ama Gece Dersleri’ni yazarken bölümler hâlinde ona götürüyordum. Birlikte okuyorduk kitabı. Hatta çekmecesinin içine koyuyordu sayfaları, ben de yanına oturuyordum. Ve kitabı okurken onun sesini buluyordu. Sanki babamın Kur’an okuma sesi gibi okuyordu metni. Ama ben bunu Memet Abi’ye söylemiyordum, içimde saklıyordum. Aslında Gece Dersleri’ni yayımlamamı istemiyordu. Bunun bir intihar olduğunu söylüyordu. Çünkü Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin Çöp Masalları çok büyük başarı kazanmıştı. “Bu kitapla başarını tehlikeye atıyorsun,” diyordu bana. “Yayımlama.” Ama ben onu dinlememiştim. Zaten biraz söz dinlemeyen bir çocuk olarak büyüdüm hep. Ama kitabı çok sevdiğini biliyordum.

“Bir eve dönüş hikayesi”

Elif Tanrıyar: Ve belli ki hayatında da çok önemli bir yeri var…

Latife Tekin: Gece Dersleri’ni yazarken de hep şunu düşünüyordum aslında… Kitap politik bir militanın hikâyesini anlatıyor. Anneye, eve dönmek isteyen bir kadının hikâyesi gibi. 12 Eylül’ün hemen sonrasını ve öncesini de hatırlayarak yazıyordum. Bir eve dönüş hikâyesi ama aynı zamanda politik geçmişiyle yüzleşen bir karakterin hikâyesi. O sırada kendi gençliğimizi düşünüyordum tabii. Bizim sokaktan, sokakta oynamaktan politik hareketin içine gidişimizi… Oradaki büyülenme hâlimizi… Parkalarımızı, botlarımızı… Bugün dönüp baktığımda bütün bunlar bana biraz bir tür tapınma gibi geliyor. Kendi liderlerimizi, politik mücadeleyi, içine girdiğimiz o tek tip kıyafetleri yüceltmemiz… Hepsinin bir anlamı vardı. Ben bazen diyorum ki, biz de bir çeşit dindardık aslında. Bir çeşit tapınma duygusuyla yaşadık o süreci. Çok gençtik. Bizim kuşak zaten biraz büyülenmiş bir kuşaktı.

Elif Tanrıyar: Farklı büyülenme biçimleri…

Latife Tekin: Evet, farklı biçimlerde büyülenmiştik. Hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün kalbimizle inandığımız şey uğruna kendimizi yoksul mahallelere, fabrikalara, meydanlara, mücadeleye atan gençlerdik biz. Bütün bunları düşünürken bir anda babam geldi aklıma. Evde kendi kendine Kur’an okurdu babam. Böyle uydurarak, melodili bir sesle… O sabahlar, o akşamlar geldi gözümün önüne. Ve ben dedim ki: “Bu kitabı babamın Kur’an okuma sesiyle yazacağım.” O müzik zaten çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş bir müzikti. Ritmi de öyle kurdum aslında. Cümlelerin akışı, ritmi… Kitapların sesleri biraz böyle doğuyor işte.

“Evimin diliyle yazacağım”

Elif Tanrıyar: O zaman ilk üç kitaba yeniden dönelim istiyorum. Sevgili Arsız Ölüm ilk kitap… Diğerlerinde de izleri var ama belki de en biyografik kitabın. Aynı zamanda bir yazar olarak en masum kitabın gibi de geliyor bana. Doğuşu da galiba şöyle oluyor değil mi? Nazım Hikmet’le Kemal Tahir’in mektuplaşmalarını okurken, oradaki masal meselesinden etkilenip masallar okumaya başlıyorsun. Sonra da kitabın dili böyle doğuyor. Ve sanırım bu süreç senin bütün yazı serüvenini de etkiliyor…

Latife Tekin: Kendi hikâyemi nasıl anlatacağımı, onun dilini ve müziğini ararken Nazım Hikmet’le Kemal Tahir’in mektuplarını okumuştum. Orada Nazım, Türk masallarının ne kadar etkileyici ve güçlü olduğundan söz ediyordu. Ben de hemen gidip Türk masalları aldım. Zaten masallar dinleyerek büyümüş bir çocuğum ben. Bizim kuşakların eğlencesiydi kitap okumak. Ev içinde sözlü kültür çok canlıydı; masallarla büyüdük. Bir yandan da tek eğlencemiz kitap okumaktı. O yüzden bulduğumuz her şeyi okuyarak büyümüş bir kuşağız biz. Çocukken dinlediğim masalları bu kez yazılı hâlde görmek de çok etkileyiciydi. Babamın anlattığı masalları… Bir de Nazım’ın onlara yüklediği anlamı okuyunca, bambaşka bir yerden, bambaşka bir duyguyla okumaya başladım onları. Tabii yalnızca masallar değil; Nazım’la Kemal Tahir’in, romanın geleceği üzerine yaptıkları tartışmalar da beni çok etkiledi. Romanın ileride başka bir forma dönüşeceğini söylüyorlardı. Belki sadece öykü olmayacağını; sinemadan, tiyatrodan etkileneceğini, biçimlerin birbirinin içine geçeceğini konuşuyorlardı. Gelecek kuşakların bambaşka bir formda yazacağını tartışıyorlardı kendi aralarında. Bu da benim zihnimde ileriye dönük bir sezgi olarak yer etti. Ve bütün bu süreçte sezgisel olarak verdiğim çok önemli bir karar vardı: “Evimin diliyle yazacağım,” dedim. Çünkü köyden kente geldiğimde bir kentleşme süreci yaşamak zorunda kaldım. Ev içi dile karşı başka duygular geliştirdik. Okulda başka, sokakta başka, evde başka diller kullanmaya başladık. Sokak diliyle ev dili arasında, okul diliyle ev dili arasında bölündük. Ve bu bende bir iz bıraktı. O yüzden “Ev içinde konuşulan dille yazacağım,” dedim. Ve o kararı verdiğim anda başka bir sezgiye daha ulaştım. İçinde büyüdüğüm evdeki insanların dili neyse, hayata bakışları neyse, ben de sanki aynı görüşe sahipmişim gibi yazacaktım. Yani onlar cinlere inanıyorsa ben de cinlere inanıyormuş gibi yazacaktım. Onların gerçek saydığı her şeyi gerçek kabul ederek yazacaktım. Bunlar tamamen sezgisel kararlardı aslında. Ve ben böyle yazmaya başladım.

Sonra bir arkadaşım yazdıklarımı görüp bana Yüzyıllık Yalnızlık’ı getirdi. O sırada Sevgili Arsız Ölüm’ün ilk bölümlerini epey yazmıştım bile. Kitabı okuyunca yaptığım şey konusunda cesaretlendim. Elimi rahatlattı, beni özgürleştirdi. “Demek ki yazılabiliyormuş,” dedim. Çünkü hikâyeler birbirine çok benziyordu aslında. Sadece Latin Amerika’yla değil… Modernleşme süreçleri her yerde birbirine benziyor. Modern dünyanın nimetleriyle ilk karşılaşma her yerde büyük bir heyecan, korku ve ürperti yaratıyor. Afrikalı yazarlarda da var bu, Uzakdoğulu yazarlarda da… Bizde de çok benzer şeyler yaşanmış. Gramofonu görüp şaşırmak, otobüsü korkuyla karşılamak, trene ayakkabılarını çıkarıp binmek, radyonun içinde insan var sanıp önüne yemek koymak… Bunlar bizden önceki kuşakların modern dünyayla ilk karşılaşma anlarıydı aslında. Bir geçiş sürecinin hikâyeleri gibi. Ve bütün bunlar; hem kitaplarla karşılaşmalarım, hem politik dönem içinde yaşadığımız karşılaşmalar, yazdığım şeyleri çok belirledi.

Elif Tanrıyar: Bu arada şöyle bir şey de var tabii… Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdıktan sonra aslında Berci Kristin Çöp Masalları’nı da yazıyorsun. Yayın tarihleri arasında fark var ama sen o iki kitabı neredeyse aynı dönemde yazıyorsun. Dolayısıyla aralarında devam eden bir çizgi de oluşuyor doğal olarak. Ve ikisinde de -az önce anlattığın gibi- dili kurmadan önce insanları dinliyorsun, araştırmalar yapıyorsun. Bir yandan da dilin değişmeye başladığını fark ediyorsun değil mi? İlk göç dönemindeki o daha saf dilin giderek bozulduğunu…

Latife Tekin: Evet. Berci Kristin’i yazdığım dönemde göçle birlikte getirilen dil hâlâ çok duruydu. Ev içinde kullanılan dil henüz çok bozulmamıştı. Ben aslında onu kaydettim kitapta. Bütün o sözlü gelenek canlıydı. Zaten gecekondu bölgelerinde hâlâ masal anlatıcıları vardı. Berci Kristin’de de vardır o anlatıcılar. Henüz televizyon evlerin içine girmemişti. O yüzden sözlü gelenek sürüyordu ve dil bütün canlılığıyla yaşıyordu. Ama kentte büyük bir yığılma başlayınca, düzenli iş bulamayan insanlar kentin içinde para aramaya başladılar. Ve bu süreçte çok farklı karşılaşmalar yaşadılar. İşte Buzdan Kılıçlar tam da bunu anlatır.

O kitapta dilin değişimini gördüm, hissettim ve kaydettim. Neredeyse üç yıl boyunca kentin içinde, parayı arayan insanlarla dolaştım. O para arama macerasının dili nasıl dönüştürdüğünü, nasıl bozduğunu gözlemledim. Ben buna biraz şöyle bakıyorum: Kentin içinden mahallelere çalıntı sözcüklerle dönen insanlar… Tabii daha çok erkekler giriyor kentin içine. Oradaki karşılaşmalardan yeni sözcükler taşıyarak dönüyorlar ve ev içi dili dönüştürüyorlar. Bir bulanma oluyor dilde. Kadınlar ise hâlâ mahallelerin içinde. Ve sözlü geleneğin taşıyıcısı onlar. Ama erkekler parayı arama sürecinde dili paramparça ediyor, değiştiriyorlar. Ben de o değişmiş dili insanlarla konuşarak kaydettim. O süreçte yalnızca kelimelerin değil, dilin işleyiş biçiminin de değiştiğini gördüm. Sentaks bile dağılıyordu. Ve bu çok önemli bir kırılma aslında. Çünkü düşünme biçimini de değiştiriyor.

Sonra bütün o dağılmış parçaları önüme koyup oradan yeni bir dil kurmaya çalıştım. Okunabilir bir hikâye hâline getirebilmek için dil üzerinde çok çalıştım. Ve evet… O günden beri dilimiz bozuluyor aslında. Şimdi de sosyal medyanın getirdiği yabancı sözcükler ve kavramlarla birlikte başka bir dönüşüm yaşıyoruz.

Elif Tanrıyar: O süreç hâlâ devam ediyor aslında…

Latife Tekin: Evet, bence o kafa dağılması da devam ediyor. Arada bir toparlanmaya çalışsak da, silkelenip kendimize gelmeye çalışsak da o dağılma hâli sürüyor gibi geliyor bana.

“Bence yazarlar kendilerine verdikleri sözleri tutmalı”

Elif Tanrıyar: Gece Dersleri için söylediğin çok çarpıcı bir cümle var: “Kendime Gece Dersleri’nde fark attım. Beni gerçekten yazar yapan kitap Gece Dersleri’dir.” İlk iki romandan sonra orada bir şey kırılıyor sanki…

Latife Tekin: Evet. Bir kere en önemli şeylerden biri, Memet Abi’ye direnmemdi. Çünkü aslında Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdığım yıllarda, Gece Dersleri’nde anlattığım biçimde yaşıyordum ben. İki yüzü gibiydi o hayatın. Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken kendime söz vermiştim: Gece Dersleri’ni de yazacaktım. 12 Eylül’den sonra polisten kaçtığımız o dönemleri, geçmişte yaşadığımız büyülenmeyi, artık büyünün dağılmaya başladığı o yüzleşme anlarını yazmak istiyordum. O yalnızlaşmayı, saklanma hâlini, kafamda uçuşan düşünceleri, korkuları, endişeleri… Bütün bunları yazmak istiyordum. Ve buna daha Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken karar vermiştim aslında. Memet Abi’ye de bunu söyledim: “Eğer bu kitabı yazmazsam gerçekten yaşadığım bir şeyi saklamış olacağım. Bu da bir yazar için iyi bir şey değil.” Bence yazarlar kendilerine verdikleri sözleri tutmalı.

Bir de şunu fark etmeye başlamıştım: Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin’de aslında içinde büyüdüğüm göç fırtınasının hikâyelerini anlatmak istiyordum. Ama yoksulluk zamanla benim için çok daha büyük, neredeyse felsefi bir meseleye dönüştü. Dünyayı ve kendimi anlamaya çalıştığım temel meselelerden biri hâline geldi. Üstelik Gece Dersleri biraz ışık altında yazdığım bir kitaptı. Artık tanınan bir yazardım. İlk kitapların getirdiği ilgi, merak, ün… Bütün bunların altında yazıyordum o kitabı. Ve o sırada kitaplarımın nasıl konumlandırıldığına, onlar hakkında yazılıp çizilenlere bakarken çok güçlü bir sınıfsal tavır görmeye başladım. Bir yandan da politik hareket içinde yaşadığımız o kaçma, saklanma sürecinde yoksulların konumuna dair hissettiklerim vardı. Bu mesele zihnimde kadınların politik hareket içindeki yeriyle, gençlerin konumuyla birleşmeye başladı. Ve aslında yoksulların, kadınların, gençlerin nasıl dilsiz kaldığını fark ettim.

Bir de politik hareketin kendi dili vardı tabii. Tam bir dayatma değildi belki ama öğrenmemiz gereken bir dil vardı. Bu da bende büyük bir gerginlik yaratıyordu. Çünkü zaten köyden kente gelmiş, kentlilerin nasıl konuştuğunu öğrenmeye çalışmıştık. Okulun dilini içselleştirmeye çalışmıştık. Aynı dilin içinde bile bölünmeler, kırılmalar yaşıyorduk. Ve bütün bunları iyileştirmek için girdiğimiz politik hareketin içinde de yeniden dilsizleşiyorduk. Çünkü bu kez politik mücadelenin dilini öğrenmek gerekiyordu. Kavramları, o yeni dili, o yeni okuma biçimini… Bir dil daha öğrenmek zorundaydık. Ve bu bölünmeler yoksulları, gençleri daha da dilsizleştiriyordu bence. Sürekli bir şeye yetişmeye çalışıyor ama yetişemiyorduk.

Hani bir dönem insanlar sürekli kurslara giderdi ya… Bir maharet öğrenmek, hayata tutunmak için. Ama çoğu zaman o kursların ücretini bile ödeyemezlerdi, yarım kalırdı her şey. Ben bunu da öyle hissediyordum. Sürekli yeni bir şeye uyum sağlamaya, yeni bir dili öğrenmeye zorlanmak… Bu bana çok acı veriyordu. Ve aynı şeyi politik hareket içinde de yaşadığımızı düşünüyordum. O yüzden bunu yazmak istedim. Yoksulların politik hareket içindeki konumunu ve dil meselesini… Aslında Gece Dersleri büyük ölçüde dil meselesini tartışan bir kitap. Her ne kadar başka yerlere çekilmiş olsa da… O yüzden orada artık yalnızca hikâye anlatmıyordum. Hikâyenin kendisi üzerine düşünmeye başlamıştım.

Elif Tanrıyar: Orada bir kırılma var gerçekten…

Latife Tekin: Evet, bir kırılma var. Ama iyi bir kırılma olduğunu düşünüyorum. Çünkü yalnızca hikâye anlatarak bir yazar olunabileceğine inanmıyorum ben. İnsan kendine düşünsel bir dünya da kurmalı. Dünyaya baktığı bir yer olmalı.

“Aslında bu benim masumiyetimi kaybetme hikâyem”

Elif Tanrıyar: Gece Dersleri’nden sonra gelen iki kitap, Buzdan Kılıçlar ve Aşk İşaretleri de aslında az önce anlattığın şeylerin iki farklı izdüşümü gibi geliyor bana. Buzdan Kılıçlar için “Yoksulların, kendilerini küçümseyici bakışlarla süzen insanlara karşı geliştirdikleri bilinçdışı numaraları düşünerek yazdım,” diyorsun. Yani yoksulluk meselesinin hiç de dışarıdan göründüğü gibi olmadığını söylüyorsun aslında. Aşk İşaretleri ise sanki daha çok güç, iktidar ve dil meselesiyle ilgili. Dille baskı altına alınan, yönlendirilen insanların hikâyesi gibi. Daha sert ve daha sessiz bir kitap o. Buzdan Kılıçlar ise daha hareketli… Ama ikisi de sanki Gece Dersleri’nden doğan iki ayrı meseleye bakıyor.

Latife Tekin: Evet. Aşk İşaretleri aslında bir grup yoksul gencin büyüklerin diline bulaşma hikâyesi. Dili çocuklardan daha farklı, daha etkili kullanan birinin çocukları büyülemesi… Bir dille kurulan iktidar hikâyesi. Çocukların o saf, dilsiz dünyasından çıkıp büyüklerin diline çarparak masumiyetlerini kaybetmeleri… Bence bu insanın en evrensel hikâyelerinden biri. İlk gençlikte, dile bulaşarak masumiyetini kaybetmek. Bunun tabii çok otobiyografik bir yanı da var benim için. Çocukluk masumiyetimi, çocukluk ışığımı büyüklerin diline çarparak kaybettiğimi biliyorum. Ben de öyle yaşadım çünkü. Aslında bu benim masumiyetimi kaybetme hikâyem. Dille kaybettim onu ben. Büyüklerin diline bulaşarak… Ve bu bana yazılmaya değer meselelerden biri gibi göründü. Çünkü çocuklukta bütün varlıklarla eşit olduğumuz, o ışığın bizi her şeyle eşitlediği bir hâl var. Sonra bir anda o ışığı kaybediyoruz ve geriye yalnızca “ışık” sözcüğü kalıyor. Yani ışığın kendisi bizden çekiliyor.

O dönem şiirler de yazıyordum. Ve bir noktada şunu hissettim: O ışık artık benden çekilmişti. Evren karşısında yalnızlaşmıştım. Ve geriye yalnızca sözcükler kalmıştı. Bazen bugün bile kendimi yalnızca sözcüklerden ibaretmişim gibi hissediyorum. Sanırım çoğumuzun başına geliyor bu. Kimimiz o masumiyeti dile çarparak kaybediyoruz, kimimiz başka biçimlerde… Ama hepimiz için önemli bir kırılma bu.

Aşk İşaretleri biraz da büyüklerin diline karşı yazılmış bir kitap aslında. Ve ben bazı insanların o ışığı kaybetmeden büyüdüğüne inanıyorum. Özellikle de yoksulların… Yoksulluk meselesi beni bu yüzden çok ilgilendiriyor. Çünkü yoksullardan öğrenmemiz gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. O ışığı nasıl koruduklarını düşünmemiz gerekiyor. Bir de yoksulluk meselesi hep para üzerinden anlaşılmaya çalışılıyor ya… Oysa mesele yalnızca paraları olması ya da olmaması değil. Yoksulların dille kurdukları ilişki başka türlü. Masumiyetlerini koruyarak, hayata kapılarak yaşıyorlar. Çocuklar gibiler biraz. Ve doğaya çok yakınlar. Hatta doğaya ait olduklarını düşünüyorum. Onlara duyduğum yakınlık da biraz buradan geliyor galiba.

Tabii bu onları romantize etmek ya da “onları kurtarmak” gibi bir şey değil. Hepimiz eşit, mutlu, iyi hayatlar yaşayalım isterim elbette. Ama bir yandan da onların bizim kaybettiğimiz bir şeye hâlâ sahip olduklarını düşünüyorum. O yüzden insanları yoksullara acımaya ya da onları küçümsemeye değil; onların hayata nasıl kapılarak yaşadıklarını görmeye çağırıyorum biraz da.

Elif Tanrıyar: Aslında biraz o ışığa dikkat çekiyorsun sanki…

Latife Tekin: Dikkat çekmeye çalışıyorum diyelim. Eğer gerçekten öyle bir ışık varsa… Bu tamamen benim hissiyatım tabii. Ben öyle hissettiğim için öyle yazıyorum diyelim. Eğer bu başka insanların zihninde ya da kalbinde bir şeye yol açıyorsa ne mutlu bana.

Elif Tanrıyar: Tam da onu soracaktım aslında. Çünkü “yoksullar” derken sen yalnızca ekonomik bir sınıftan söz etmiyorsun gibi geliyor bana. Asıl mesele biraz masumiyet sanki. Ve masumiyeti tehlike altında olan gruplar… Yoksullar, çocuklar, kadınlar ve doğa. Hem bitkisel anlamda doğa hem de hayvanlar olarak doğa. Zaten bir noktadan sonra karşımıza Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi gibi kitaplar çıkıyor. Orada da yine başka bir kırılma var sanki. Bambaşka bir dünya açılıyor. Çünkü onlar da tehlike altında artık. Madenler, fabrikalar, doğa tahribatı… Biraz da o kitaplardan konuşalım mı?

Latife Tekin: Evet… Ben iyi sanat eserinin, iyi romanın da doğaya ait olduğunu düşünüyorum. Böyle söyleyince bazen anlaşılmaz geliyor ama aslında her şeyin kaynağı doğa. Biz de doğanın bir parçasıyız çünkü. İnsanlığın doğaya karşı verdiği mücadele giderek doğayı hunharca tahrip etmeye dönüştü. Şimdi yanı başımızda savaşlar var; her yer bombalanıyor. Ve bundan yalnızca insanlar etkilenmiyor. Dağlar, denizler, ağaçlar, insan dışındaki bütün canlılar da etkileniyor. Sadece kentler, yollar, fabrikalar, gemiler zarar görmüyor yani. Doğa da zarar görüyor. Ve biz bütün o şiddeti soluyoruz aslında. Ama buna rağmen hepimiz biliyoruz ki kendimizi biraz kötü hissettiğimizde bir su kenarına gitmek istiyoruz. Bir ağacın altına oturmak istiyoruz. Çimene dokunmak istiyoruz. İnsan mutsuz olduğunda nereye gitmek ister? Doğaya gitmek ister. Çocukların ya da yeni gözlerini açmış bir kedi yavrusunun sevinci gibi… Doğanın büyüleyiciliğini hepimiz biliyoruz aslında. Hepimizin içinde onun hatırası var.

“Yazmak bize her şeyle bir olmayı vaat ediyor”

Elif Tanrıyar: Çünkü aslında kendimiz de doğayız.

Latife Tekin: Evet. Biz onun bir parçasıyız. Ve aslında bana neden yazdığımı sorduklarında hep şunu düşünüyorum: Neden âşık oluyorsak, o yüzden yazıyoruz. Yazmak da, yaratıcı bir şey yapmak da, aşk da… İnsanları mutlu eden her şey aslında kaybettiğimiz çocukluk ışığını bize yeniden vaat ettiği için var. Çünkü yazmak da büyük bir tutkuyla yapılan bir şey. Ve bize neyi vaat ediyor? Her şeyle bir olmayı. Bir zamanlar her şeyle bir olduğumuz o duyguyu, o ışığı yeniden vaat ediyor. Aşk da öyle. Yani aslında birçok şeyi kaybettiğimiz bir şeyin hatırasıyla yapıyoruz. Yaratıcı işler de böyle. O yüzden doğa benim için yalnızca bir dekor değil. Bir park, bir bahçe değil. Biz karanlıktan geliyoruz ve ait olduğumuz şey aslında doğa dediğimiz o büyük varlık. Bu tamamen benim hissiyatım tabii. Ben öyle hissettiğim için öyle yazıyorum diyelim. Eğer bu başka insanların zihninde ya da kalbinde bir şeye yol açıyorsa ne mutlu bana.

Elif Tanrıyar: Tam da onu soracaktım aslında. Çünkü “yoksullar” derken sen yalnızca ekonomik bir sınıftan söz etmiyorsun gibi geliyor bana. Asıl mesele biraz masumiyet sanki. Ve masumiyeti tehlike altında olan gruplar… Yoksullar, çocuklar, kadınlar ve doğa. Hem bitkisel anlamda doğa hem de hayvanlar olarak doğa. Zaten bir noktadan sonra karşımıza Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi ve Muinar gibi kitaplar çıkıyor. Orada da başka bir kırılma var sanki. Çünkü bu kez doğrudan kadınların ortak hafızası, yaşlanma, doğa ve hayatın döngüsü üzerine düşünmeye başlıyorsun. Hatta Muinar’da artık tek bir karakterden çok, yüzyıllardır bastırılmış, susturulmuş kadınların ortak sesini duyuyoruz gibi geliyor bana. Gerçi kadınlık meselesi senin edebiyatınızda hep vardı zaten. Gece Dersleri için bile “bir kadın metni” diyorsun. Ama Muinar’da bu ses daha da belirginleşiyor. Muinar senin için yalnızca bir anlatıcı mı, yoksa aynı zamanda politik ve etik bir çağrı mı?

Latife Tekin: Aslında ikisi birden. Çünkü ben Muinar’ın sesini gerçekten kendi içimde duydum. Ben hepimizin dünyadaki ilk insanla aynı yaşta olduğunu düşünüyorum. İnsanlar yaşımı sorduklarında bazen düşünüyorum; aslında ilk insandan bu yana aynı yaşta sayılırız. Genetik olarak onun devamıyız çünkü. Ve eğer insan kendi içine bakmayı bilirse, çok uzak kadın atalarının sesini kendi içinde duyabiliyor. Ben de bu sesi yaşlanmaya başladığım dönemde duydum. Çünkü yaşlanmak ister istemez dünyadan ayrılacağımız hissini taşıyor içinde. Çocukken önümüzde sonsuz zaman varmış gibi yaşarız. Ama bir noktadan sonra hafif bir keder bulaşmaya başlıyor insana. Dünyadan gideceğimizi, toprağa karışacağımızı hissediyoruz. İşte o süreçte Muinar benim içimde doğan bir ses gibiydi. Ve ben başka bir şeyi merak etmeye başlamıştım: Binlerce yıldır kadınlar yaşıyor, ölüyor, yeniden doğuyorlar. Biz o büyük kadın zincirinin son halkasıyız aslında. Kadınlar bu dünyada kendilerini nasıl taşıdılar? Nasıl yaşlandılar? Nasıl öldüler? Bütün bu süreçte ne oldu?

Bütün bu meraklarla birlikte, yaşlanmanın eşiğinde kendi hayatımı nasıl yaşayacağımı düşünürken Muinar’ın sesi yükseldi içimde. Ve bana dedi ki: “Ben seni yaşlılığa hazırlayacağım. Daha önce birçok kadını hazırladım, seni de hazırlayacağım. Güzel yaşlanacaksın, korkma.” Bu benim için çok heyecan vericiydi. Gerçekten kendi içimdeki o “koca karı”yla konuşmaya başladım. Ve bu sayede yaşlanmayı kendim için daha hafif bir yerden yaşamaya başladım. Sonra bunu bütün kız kardeşlerim için yazmak istedim.

Ve Muinar çok sevilen bir kitap oldu. Ben de onu çok severek yazdım. Yazarken de çok şey öğrendim. Çünkü içimdeki o ses beni hiç bilmediğim yerlere götürdü. Daha önce hiç bakmadığım yerlere bakarak yaptığım o iç yolculuk… Bir de bütün bunları bana bugünden konuşarak anlatan bir “koca karı”nın içimde saklı olduğunu keşfetmek çok tuhaftı, çok zevkliydi. Onunla sohbet etmekten büyük mutluluk duydum. Muinar’dan ayrılmak benim için çok zor oldu gerçekten. Ve işe yaradı da… Yaşlanmaktan o kadar korkmamaya başladım. Bana söz verdiği gibi beni o korkudan kurtardı.

Elif Tanrıyar: Biraz da dünyanın sırrını ve esrarını çözmek için yazıyorsun sanki…

Latife Tekin: Tabii ki.

“İnsan kendisi hakkında çok az şey biliyor”

Elif Tanrıyar: Ama bunu yaparken yalnızca teknik araştırmalarla değil, daha çok kendi içini dinleyerek ilerliyorsun…

Latife Tekin: Tabii ki kendi içimi dinleyerek… Çünkü dünya çok büyülü bir yer. Bir insan teki bile aslında çok anlaşılabilir bir canlı değil. İnsan kendisi hakkında çok az şey biliyor. Bir yandan da inanılmaz bir aygıt geliştirmişiz: dil. Her şey bir bakıma dilin içinde kuruluyor. Ama dünya dediğimiz şey gerçekten ne? Ben hep söylüyorum; dünya, adının “dünya” olduğunu bile bilmiyor. Ay da adının “ay” olduğunu bilmiyor. Bunların hepsi bizim zihinsel olarak kurduğumuz, adlandırdığımız şeyler. Ama gerçeklik aslında bundan çok daha başka bir yerde. Biz doğanın bir parçasıyız ve kendimiz hakkında hâlâ çok az şey biliyoruz. Bu yüzden dünya hâlâ çok sırlı bir yer benim için.

Elif Tanrıyar: Rüyalar da öyle mesela… Çok muhteşem bir alan.

Latife Tekin: Evet, rüyalar beni de çok içine çeken bir şey. Büyük bir heyecanla düşündüğüm, yazdığım alanlardan biri. Çünkü insan rüyalar aracılığıyla da kendisi hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışıyor sanki. Bir de o uyku ile uyanıklık arasındaki bölünme çok tuhaf geliyor bana. İnsan geceyle gündüz arasında bölünmüş bir canlı gibi. Bütün bu bölünmelere baktığımızda gerçekten sırlarla dolu olduğumuzu hissediyorum. Düşünsene, hâlâ yeni organlarımızı keşfediyoruz. Bir yandan astrofizikçiler konuşuyor, filozoflar tartışıyor… Ve sonunda dönüp dolaşıp geldikleri yer şu oluyor: “Galiba hiçbir şey bilmiyoruz.” Bu çok ürpertici bir duygu. Gerçekten bildiğimizi ne kadar biliyoruz? Bildiğimizi sandığımız şeylerle dünyayı, evreni açıklayabilir miyiz? Bütün bu esrarlı dünyanın içinde dolaşan canlılar olarak ben de merak ettiğim, beni içine çeken şeyleri yazarak kendim için biraz anlaşılır hâle getirmeye çalışıyorum. Bir roman yazdığımda aslında bir yolculuk yapıyorum. Ve o yolculuktan edindiğim deneyimi, bilgiyi aktarmaya çalışıyorum. Böyle yolculuklar yapan yazarların deneyimlerinin dolaşımda olmasını da çok önemsiyorum. Ben de başka yazarları büyük bir heyecanla okuyorum çünkü hepimizin maceraları çok farklı. Ve bütün bunları insanlara okunabilir bir metin hâlinde sunmak, onların kendi bilinçdışlarına dokunabilecek bir yer açmak çok heyecan verici geliyor bana. Ama tabii bütün bunlar insanın o büyük sırrı çözme arzusunu tamamen giderebilir mi? Hayır.

Elif Tanrıyar: Yol devam ediyor yani…

Latife Tekin: Evet, yol devam ediyor. “Şu sırrı çözdük, biraz daha çözelim,” gibi bir şey değil bu. Tam tersine, yolculuğun kendisinin böyle olduğunu keşfediyoruz. Biz ancak içinden geçtiğimiz süreçlerde hissettiğimiz şeylerin sözcük karşılıklarını bulabildiğimizde metinler kuruyoruz. Biraz böyle bir yolculuk bu aslında.

Elif Tanrıyar: Aslında rüya gören bir dünyada, kendi rüyalarımız aracılığıyla dünyayı tanımaya çalışıyoruz gibi…

Latife Tekin: Evet, galiba öyle.

“Yoksullar ancak topluca öldüklerinde görünür olabiliyorlar bu dünyada”

Elif Tanrıyar: Peki sonra Manves City ve Sürüklenme geliyor. Ve yine bir kırılma… Bu kez artık eski gecekondu dünyasının yerine fabrikalar, şirketler ve yeni ekonomik düzen çıkıyor karşımıza. Bir de şöyle bir şey var sanki: Berci Kristin Çöp Masalları’nda dışarıdan gördüğümüz fabrikaların içine bu kez Manves City ile giriyoruz. Yani yine yeni bir Latife Tekin çıkıyor karşımıza.

Latife Tekin: Aslında Berci Kristin döneminde de fabrikaların içini görüyordum. Çünkü o yıllarda fabrika örgütlenmelerinin içinde de çalışıyorduk. Ve ben zaten fabrika içine dair bir roman yazmak istiyordum. Hatta zihnimde şöyle bir üçleme gibi bir şey vardı diyebilirim: Sevgili Arsız Ölüm, Berci Kristin ve sonra fabrikaların içine giren bir roman… Bir de kentin içinde parayı arayan insanların hikâyesi… Az çok böyle bir dünya kuruyordum kafamda. Ama sonra başka şeyler girdi araya. Gece Dersleri, o dönemin tartışmaları, benim düşündüklerim… Ve ben fabrikaların içine dair o romanı yazamadım. Sonra da zaten sanayi işçileri kentin dışına çıkarıldı. Kentler fabrikalardan arındırıldı. Çok hızlı bir değişim yaşandı. Ben Beşiktaş’ta büyüdüm mesela. Beşiktaş’ta fabrikalar vardı. Fabrika işçileriyle iç içeydi hayat. Levent tarafları bile sanayi bölgesiydi eskiden. Sonra bütün o dünya kayboldu. Daha sonra yüzümü doğaya döndüm. Ormanda Ölüm Yokmuş’u, Unutma Bahçesi’ni yazdım. Zaten İstanbul’dan da gitmiştim artık o dönemde. Ama içimde hep bir merak vardı: “Sanayi işçileri şimdi nerede, ne yapıyorlar?” diye düşünüyordum.

Sonra Soma oldu. Hepimiz için büyük bir sarsıntıydı o. O kadar çok işçinin öldüğü o maden faciası… Ve ardından yaşananlar… Bir anda herkesin görmezden geldiği bir şey görünür oldu. Çünkü yoksullar ancak topluca öldüklerinde görünür olabiliyorlar bu dünyada. Aslında zenginler de biraz öyle diye düşünüyorum. Onlar da ancak iflas ettiklerinde görünür oluyorlar sanki. Soma’dan sonra bir karar verdim. Kalbimin hep yanında hissettiği insanlara, yoksullara geri döneceğim dedim. Özellikle sanayi işçilerinin ne yaşadığını anlamaya çalışacağım. Ve yeniden sanayi bölgelerine gitmeye başladım. O sırada Sürüklenme’yi yazıyordum hatta. Bir süre onu kenara bırakıp fabrika bölgelerinde uzun zaman geçirdim. İşçi evlerinde kaldım. İnsanlarla konuştum. Kimi zaman kimliğimi gizledim, kimi zaman doğrudan ne yazdığımı söyledim. Birçok sanayi bölgesinde yaşadım bir süre. Ne olduğunu gerçekten görmek istedim.

Sonra Manves City’yi yazdım. Sürüklenme de o süreçte çıktı ortaya. Bu benim için çok öğretici bir dönemdi. 12 Eylül sonrasında işçilerin haklarının nasıl gasp edildiğini, örgütlenme haklarının nasıl ellerinden alındığını, sistemin nasıl sermaye lehine dönüştürüldüğünü içeriden gördüm. Onlarla konuşarak, birlikte yaşayarak gördüm bunları. Sonra dönüp yazdım. Ve tabii bu süreç beni ruhsal olarak da onardı biraz. Çünkü uzun süre uzak kalmıştım o dünyadan. Doğaya dönmüştüm ama bir yandan da eksik kalmış bir tarafım vardı. O yüzden yeniden o insanların arasında olmak benim için iyileştirici bir deneyim oldu.

Sonra da kendi kendime bir karar verdim. Ben hep “Yoksulluğumu koruyarak edebiyat yapmak istiyorum,” derdim. Şimdi artık kendime “yoksul” demiyorum tabii ama o yoksulluk duygusunu koruyarak yazmak istiyorum hâlâ. Ve artık yoksulluk üzerine düşünmeden yazmaya devam etmeyeceğimi fark ettim. Çünkü beni hâlâ en çok düşündüren şeylerden biri bu. Elbette başka meseleler de vardı zihnimde. Unutma Bahçesi’nde unutma ve hatırlama üzerine düşünüyordum mesela. Sürüklenme’de insanın sürüklenen bir varlık oluşu üzerine… Ama bütün bunları yine yoksullar üzerinden düşünerek, hayatı oradan anlamaya çalışarak yazmaya devam etmeye karar verdim. Sonra da o çizgi Para Gürültüsü’ne kadar geldi zaten.

Elif Tanrıyar: Sanki bir dönem bütün o dünyanın içinden çıkmak istemişsin gibi de geliyor bana…

Latife Tekin: Evet tabii. Arada Zamansız’ı yazdım zaten.

Elif Tanrıyar: Ve yine zaman, kayıplar, dönüşümler, aşk, ölüm…

Latife Tekin: Aslında Zamansız hiç hesapta yoktu. Ben o sırada Para Gürültüsü’nü yazmaya başlamıştım bile. Manves City ve Sürüklenme’den sonra başka bir hikâye vardı zihnimde. Hatta Para Gürültüsü’nün ilk sayfalarını da o dönemde yazmıştım. Şimdi dönüp bakınca iyi ki araya Zamansız girmiş diye düşünüyorum. Çünkü onu yazdığım dönem gerçekten çok ağır bir dönemdi. Pandemi zamanıydı. Karantina günlerinde yazdım o kitabı. Ve o süreçte ölüm bir anda çok güç kazandı hayatımızda. Sanki canlılığımız soldu ve ölüm gelip hepimizin göğsüne bastı. Yüzünü gösterdi. O zaman Zamansız’ı yazmaya karar verdim.

Elif Tanrıyar: Daha kozmik bir yerden kurulan bir kitap o sanki…

Latife Tekin: Evet. Çünkü orada doğayla ve bütün diğer canlılarla çok başka bir ilişki kurmaya başladım.

Elif Tanrıyar: Zaten adı da “Zamansız”…

Latife Tekin: Evet. O süreçte çok güçlü biçimde şunu hissediyordum: Ancak diğer canlılarla bağ kurarak ölümü yenebiliriz. Ve burada yalnızca insanlardan söz etmiyorum. Canlı-cansız ayrımını da çok doğru bulmuyorum zaten. Bütün varlıklarla bağ kurarak hayatta kalabileceğimizi, dünyayı ve doğayı ancak böyle koruyabileceğimizi düşünüyordum. Zamansız biraz da bu his üzerine kuruldu.

Elif Tanrıyar: Ama sonra çok hızlı unuttuk bütün bunları…

Latife Tekin: Evet, çok hızlı unuttuk.

Elif Tanrıyar: Peki şimdi gelelim son romanınıza: Para Gürültüsü. Sen zaten “Parayla gerilimli bir ilişkim var,” diyorsun. Para Gürültüsü’nün o gürültüsünü nasıl duydun?

Latife Tekin: Duymamak mümkün değildi. Siz duymadınız mı? Elif, sen de duymuşsundur mutlaka. Özellikle sizin bulunduğunuz bu bölgede… Şu plaza bölgesinde… Oralarda para gürültüsünü duymamak mümkün değil artık. Hepimiz duyduk o sesi. Ve giderek daha da yükseldi. Ben de duydum tabii. Zaten Muinar’ın da para hakkında söylediği şeyler vardı bana. Bir yandan da ben daha önce kentin içinde parayı arayan yoksulların hikâyesini yazmıştım. O arayışı içeriden yaşamış, gözlemlemiş biriyim.

“Bizi nereye götüreceğini tam bilmediğimiz sanal bir dünyanın içinde yaşıyoruz”

Elif Tanrıyar: Aslında bugünkü dünyanın da devamı biraz o arayış…

Latife Tekin: Evet ama çok değişmiş hâliyle tabii. Eskiden kentin içinde parayı arayan yoksullar, zenginlerin davranışlarını taklit ederek, onların dilini öğrenmeye çalışarak paraya ulaşmaya çalışıyorlardı. O arayışın içinde hâlâ bir masalsılık vardı. Bugün de insanlar parayı nasıl bulacaklarını, ellerindeki parayı nasıl çoğaltacaklarını, nasıl kaybetmeyeceklerini düşünüyorlar ama artık bambaşka bir dünyanın içindeyiz. Dijital bir çağın içindeyiz. Bizi nereye götüreceğini tam bilmediğimiz sanal bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Ve artık bildiğimiz eski dille hayatı sürdürmek mümkün görünmüyor. Yeni bir dil öğrenmek gerekiyor. Bu yüzden yine en çok yoksulları düşündüm ben. Bu yeni dünyanın dilini nasıl öğrenecekler? Bu dijital çağın içinde nasıl hareket edecekler? Zaten masum ve dilsiz bırakılmış insanların bu yeni dünyayla aralarındaki kopuş ne olacak?

Ama aslında yalnızca yoksullar değil, hepimiz böyle bir kopuşun içindeyiz. Çünkü bir çağ kapanıyor ve yeni bir çağın eşiğindeyiz. Teknoloji çok hızlı sıçrıyor. Eskiden kuşak farkı on beş yıldı belki; şimdi iki-üç yıla düştü. İnsan zihninin bu hıza yetişmesi mümkün değil. Bu yüzden kendi içimizde de kopuşlar yaşıyoruz. Gerçek hayatla hayaller arasındaki bağ kopuyor bazen. Ve ben hep şunu düşündüm: Bütün bunlar bizi nereye sürükleyecek? Bir de işin ekonomik tarafı var tabii. Bildiğimiz para sistemi de dönüşüyor. Belki bambaşka bir değer sistemi kurulacak. Sermayenin kendi içindeki kapışması dünyayı nereye götürecek? Ben Para Gürültüsü’nü yazarken bütün bunları anlamaya çalışıyordum aslında. O gürültünün içine girdim. “Ne oluyor bize?” diye düşündüm. Ve yine en çok yoksulları düşündüm. Çünkü onların bütün bu dönüşümlerden haberi bile yok çoğu zaman. Bu yeni dünyanın diline tamamen dilsiz kalacaklar diye korktum.

Elif Tanrıyar: İyice dilsizleşecekler yani…

Latife Tekin: Evet, iyice dilsizleşecekler. Ve bu çok büyük kopuşlara yol açacak diye düşündüm. Benim için de çok zor bir yazma süreciydi bu. Anladıkça üzüldüğüm, anladıkça dehşete kapıldığım, yazdıkça kederlendiğim bir süreçti. Ama bir yandan da elimden geldiğince eğlenceli bir roman olsun istedim.

Elif Tanrıyar: Ve gerçekten çok eğlenceli bir tarafı da var romanın. Öncekilere göre mizahın daha baskın olduğu bir kitap sanki. Özellikle Beyzana karakteri… Her okuyuşumda zamana ayak uydurma biçimine hayran oluyorum. Hatta oğlundan bile daha başarılı bu konuda. Aslında orada belki de yoksulların hiç kaybetmedikleri bir şey var: hayal gücü. Çünkü hayata uyum sağlamak zorundalar ve bu yüzden çok güçlüler gibi geliyor bana.

Latife Tekin: Evet. Roman aynı zamanda bir anne-oğul hikâyesi de aslında. Ve ikisi de bir bakıma “YouTuber”. Ama anne oğuldan daha fazla takipçiye sahip.

Elif Tanrıyar: Çünkü yeni zamanların dili biraz da oradan geçiyor artık. Tarot, astroloji, gizem… Beyzana da zaten o dünyanın içinden konuşuyor.

Latife Tekin: Tabii kitabı çok anlatmak istemiyorum aslında. Okumayanlar için fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ama beni heyecanlandıran meselelerden biri şuydu: Sosyal medyayla birlikte hayatımıza giren o parçalı dilin yazıda bir karşılığını bulabilir miyim?

Elif Tanrıyar: Yeni dilin…

Latife Tekin: Evet, yeni dilin. Çünkü gerçekten merak ediyorum: Gelecek kuşaklar bu parçalı dille nasıl başa çıkacaklar? Nasıl metinler yazacaklar? Çünkü bir şeyin değiştiğini görüyorum ben de. Artık hepimizin hayatına telefonlar girdi. Sosyal medyanın o hızlı akan dili, peş peşe gelen yorumlar, hiç beklenmedik görüntüler, kesintiler… Bütün bunlar düşünme biçimimizi de değiştiriyor. Hatta bazen artık uzun bir şeyi okumaktan bile sıkılmaya başlıyoruz. Bütün bunlar edebiyata nasıl yansıyacak? Bunun karşılığı ne olabilir diye düşündüm ben de. O yüzden Para Gürültüsü biraz parçalı bir metin aynı zamanda. Ve böyle bir metni kurmanın hem zorlayıcı hem de eğlenceli bir tarafı vardı.

Elif Tanrıyar: Evet, gerçekten eğlenceli bir tarafı da var. Bir de az önce konuştuğumuz şeylerden biri çok ilgimi çekmişti. Diyorsun ya, “Yoksulların oranı arttıkça zaman geriye doğru çöker.” Biraz bundan bahsedelim isterim.

Latife Tekin: Evet. Benim “zaman sınıfı” dediğim bir mesele var. Çünkü dünyada çok hızlı bir yoksullaşma yaşanıyor. Zaten yoksulların sayısı her zaman çok fazlaydı ama şimdi giderek daha da artıyor. Yoksul ülkelerin sayısı da artıyor. Dünyanın büyük kısmı aslında yoksulluk içinde yaşıyor. Ve ben şunu düşünüyorum: Teknoloji finansörleri, sermaye sahipleri sürekli geleceği kurduklarını, zamanı ileri taşıdıklarını söylüyorlar ama acaba büyük kalabalıklar zamanı geriye doğru çekmiyor mu? Kiko Baki de bunu tartışıyor romanda. Diyor ki: “Yoksulların sayısı arttıkça zaman çöker.” Çünkü bir avuç insan ne kadar ilerlediklerini düşünürse düşünsün, çok büyük bir kalabalık o “ilerleme”nin diline ve içeriğine hâkim olamayacak. Peki o zaman kim ilerlemiş olacak gerçekten? Kaç kişi? Dünyanın büyük çoğunluğu başka bir yoksulluğun, başka bir dilsizliğin içinde yaşarken o ileriye doğru gidenler kim olacak? Burada insanı ikna etmeyen bir durum var bence. Bir de yapay zekâ meselesi var tabii. Ben onun insanın iç dünyasında çok büyük bir bölünmeye yol açacağını düşünüyorum.

Elif Tanrıyar: Evet, orada çok beklenmedik bir kırılma var gerçekten.

Latife Tekin: Evet. Belki çok eski zamanlarda da insan geceyle gündüz arasında böyle bölünmüş bir canlı değildi. Ama sonra öyle şeyler yaşandı ki artık rüyaların ne anlama geldiğini bilemez hâle geldik. Bugün de bu teknolojik değişim bizi başka tür bölünmelere sürüklüyor. Ve belki de mesele artık “ilerlemek” değil. Belki biz asıl o bütünlük hissini kaybedeceğiz. İnsan kendi içinde çok daha parçalı hâle gelecek. Ben biraz bundan korkuyorum açıkçası. Ve umarım dünyadaki o büyük kalabalıkları geride bırakıp yalnızca küçük bir grubun “geleceğe kaçtığı” bir dünyayı engelleyebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü hâlâ bir çaresi olduğuna inanmak istiyorum.

“‘Sevgili Arsız Ölüm’ü okumaya çalıştım ama içine girememiştim; Storytel’de dinleyince çok etkilendim’ diyorlar.” 

Elif Tanrıyar: O zaman son sorumla bitirelim. Storytel’de çok dinleniyorsun ve neredeyse bütün eserlerin platformda yer alıyor. Dinleyicilerden nasıl dönüşler alıyorsun?

Latife Tekin: Çok güzel dönüşler oluyor gerçekten. Özellikle Sevgili Arsız Ölüm için çok fazla mesaj geliyor. Hatta bazı insanlar “Kitabı okumaya çalıştım ama içine girememiştim; Storytel’de dinleyince çok etkilendim,” diyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor. Bir de beni arayanlar oluyor bazen. O paylaşımlar gerçekten hoşuma gidiyor. Bir yandan da şunu düşünüyorum: Çok yakın bir arkadaşım var mesela, artık gözleri iyi görmediği için okuyamıyor. Oysa çok okuyan, hatta kendi de yazan biriydi. Şimdi dinliyor kitapları. Bazen alışkanlıkla “okuyorum” diyor hâlâ. Sonra durup “yok, dinliyorum,” diye düzeltiyor kendini.

Elif Tanrıyar: Kulaklarıyla okuyor aslında…

Latife Tekin: Evet, tam da öyle. Bu da beni çok mutlu ediyor. Çünkü gerçekten zamanı olmayan, sürekli yolda olan ya da kitapla istediği kadar baş başa kalamayan insanlar için çok kıymetli bir şey oldu bence Storytel.

Elif Tanrıyar: Bir de anlattığın çok güzel bir şey vardı… Önce Sevgili Arsız Ölüm’ü Storytel’de dinleyip sonra tiyatro oyununa giden insanlar olduğunu söylemiştin.

Latife Tekin: Evet, öyle şeyler de oluyor. Önce kitabı dinleyip oyuna gidiyorlar, sonra dönüp kitabı okuyorlar mesela. Ya da kitabı daha önce okumuş olup bu kez dinlemek isteyenler oluyor. Böyle birbirine açılan yollar gibi…

Elif Tanrıyar: Ben açıkçası ikisini bir arada yapanlardanım. Çünkü dinleyince sanki ortaya başka bir sanat eseri çıkıyor gibi hissediyorum. Özellikle seslendiren çok önemli burada.

Latife Tekin: Kesinlikle. Sevgili Arsız Ölüm’ü Tilbe Saran seslendirdi mesela. Harika değil mi? İnsan gerçekten büyüleniyor.

Elif Tanrıyar: Kesinlikle aynı fikirdeyim.

Latife Tekin: Tilbe’ye de buradan sevgilerimizi gönderelim.

Elif Tanrıyar: Çok teşekkür ederim.

Latife Tekin: Ben teşekkür ederim Elif. Soruların harikaydı gerçekten.

Elif Tanrıyar: Bunu duymak benim için çok kıymetli. Çünkü ben hep şunu söylüyorum: Siz benim için yalnızca çağımızın en önemli edebiyatçılarından biri değilsiniz. Aynı zamanda zaman üzerine düşünen bir filozof gibisiniz. Ben sizden çok şey öğreniyorum. En çok da bakmayı öğreniyorum sanırım.

Latife Tekin: Çok teşekkür ederim.

Elif Tanrıyar: O yüzden bugün benim için büyük bir ayrıcalıktı. Tekrar çok teşekkür ederim.

Latife Tekin: Ben teşekkür ederim. Ne mutlu bana gerçekten. Çok güzel bir sohbetti.

Editörün SeçimiKitap ÖnerileriRoman

İlgini Çekebilir

Gürültülü Dünyada Sakin Kalmanın Şifresi: Marcus Aurelius’tan 55 Öğreti

03/12/2025

Gürültülü bir dünyada zihnin iplerini elinde tutmak bazen oyunun en zor seviyesi gibi gelir. Marcus Aurelius ise yüzyıllar ötesinden seslenip bize şunu hatırlatır: dışarıyı susturamazsın ama içeriyi düzenleyebilirsin. Stoacı duruşuyla aklın gücünü, duyguların akışını ve […]

En İyi Aşk Kitapları

31/12/2022

İnsan varoluşunun inkâr edilemez unsurlarından biri olan aşk; üzerine birçok yazı yazılmış, methiye düzülmüş, incelemelere konu olmuş bir kavram. Aşkla ilgili sayısız roman, hatta felsefi yazı bulmak mümkün. Hem dünya klasiklerinde hem de yakın dönem […]

Storytel’de Dinleyebileceğin Sherlock Holmes Kitapları

03/08/2021

Sherlock Holmes adını duymayan, namını bilmeyen var mı? O, edebiyat tarihinin en sıradışı özel dedektifi… Zekası, olayları çözmedeki hızı, kendine özel hareketleri ve konuşma tarzıyla İngilizlerin favori karakteri… Sherlock Holmes, tüm ihtişamıyla birbirinden muhteşem maceralara […]

Yorumlar

Yorum Yazın

Storytel'i Şimdi Dene

Storytel Blog - En İyi Sesli Kitap ve E-Kitap Önerileri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin