Bir Başyapıtın İzini Sürmek…

Yalnızca bir roman değil, zamanın, belleğin ve insan ruhunun derinliklerine yapılan benzersiz
bir yolculuk… Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı yedi ciltlik anıtsal yapıtı; bireysel
hafızadan kolektif tarihe, aşkın tutkulu yüzlerinden sanatın inceliklerine uzanan büyük bir
anlatı olarak, yayımlandığı günden bu yana edebiyat dünyasının en etkileyici eserlerinden biri
olmayı sürdürüyor.

“Uzun zaman geceleri erken yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o
kadar çabuk kapanıverirdi ki, ‘uykuya dalıyorum’ diye düşünmeye zaman bulamazdım.”
Marcel Proust’un yedi ciltten oluşan devasa başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde’si bu sözlerle
başlar ve elimizdeki son düzenlenişine göre de 3128 sayfa boyunca, böyle uykuyla uyanıklık
arasında bir tonda sürer gider. Ve yazar yalnızca uykuya değil, yeni baştan anılarının ve
çevresindeki dünyanın onda bıraktığı izlerin içine dalar usulca. Bu son derece masum
görünüşlü ilk cümle, katman katman büyüyen, iç içe geçen büyük bir dünyaya ilk giriş
biletidir bir bakıma. Tüm dünyadaki Proust severler bu işareti tanır ve kendilerini uzun
sürecek bir anımsama eylemine teslim ederler.


Kapısını hafifçe aralamaya çalıştığımız, Marcel Proust’un anıtsal eseri Kayıp Zamanın İzinde
ne anlatıyor ve daha da önemlisi yazılmaya başlandığı 1909 yılından bu yana kendinden söz
ettirmeyi ve önemini korumayı nasıl başarıyor? Hali vakti yerinde Parisli bir burjuva ailenin
mensubu olan Proust, yazmaya tüm yaşamını adadığı eserinde, aslında en iyi bildiği şeyi
kendi ailesini ve Paris’in çok iyi tanıdığı kibar çevrelerini anlatır. Oldukça otobiyografik
özellikler taşıyan eserinde kendi yaşamış olduğu dünyayı verir; yani büyük burjuvaziyi,
aristokrasiyi, Paris salon çevrelerini, gösterişli malikâneleri, sosyetik banyo merkezlerini…
Gerçek hayatta da annesi ve anneannesine duyduğu tutkulu sevgiyi satırlara dökmekle
kalmaz, romanının başkahramanı olan yazar karakterine de kendisinin pek çok özelliğini
aktarır. Aslında dokuz yaşından beri astım hastasıdır Proust ve bir dönem edebiyat ve
çevrelerinde hızlı bir hayat sürmüş olsa da, özellikle annesinin ölümünün ardından, dışarıdan
tamamen yalıtılmış evine kapanmış ve geceleri yatar vaziyette, sabaha dek yatağında o büyük
eserini yazmaya çabalamıştır.


Çoğu gerçek yaşamdaki kişilerden bire bir esinlenilmiş 2000’den fazla karakterin geçit yaptığı
eser, upuzun bir dedikodu köşesi olarak da nitelendirilebilir kolay yoldan belki. Ve böyle
yaparak da büyük bir hataya düşülür. Çünkü tam da Samuel Beckett’in 1930’da yazdığı
Proust adlı eleştirel monografisinin daha ilk satırında da söylediği gibi, “Proust’gil denklem
hiçbir zaman basit değildir!” Evet, karşımızda yalnızca basit bir roman olduğunu sanmayın,
gerçek bir matematiksel denklemle karşı karşıyayız. O ünlü başlangıç cümlesini bile tam 12
kez değiştirip baştan yazan Proust da zaten tam da böyle bir şey yapmayı hedeflediğini
başkahramanı yazarın ağzından şu sözlerle dile getiriyor: “kitabımı bir katedral inşa eder gibi
iddiayla demeye cesaret edemeyeceğim ama basitçe, bir elbise diker gibi oluşturacaktım.”
(Yakalanan Zaman cildinden)


Sonuçta eserinde uyguladığı yeni tarzla Fransız roman geleneğinde bir dönüm noktası
oluşturduğu kabul edilen Proust için Graham Greene “20. Yüzyılın en büyük romancısı”, W.
Somerset Maugham ise roman için “bugüne dek yaratılmış en büyük kurgu eser”
diyeceklerdir daha sonra. Proust, bu tarz, daha önce geçerli tüm ölçülerden saptığı için yazdıklarına roman adını vermeye pek yanaşmamıştır. Bu yapıt, iyi kurulu bir eylem ve olayların gelişimine bağlı kişiler içermez. Eylemin dış sınırları, tarihsel olayları doğrudan doğruya metinde yansıtmaksızın 1870’ten 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar geçer. Sonunda, “yitirilmiş” zaman yapıtta yeniden bulunur: Roman kahramanı, kendi başarısızlığının romanını yazmaktadır.


Mehmet Rifat, bu yedi ciltlik çok katmanlı eseri her yönüyle anlamak ve bu arada Proust’u da
tanımak isteyenler için yazmış olduğu, son derece kapsamlı bir tür kılavuz olan Marcel Proust
ya da Bir Roman Yaratmak’ta (İş Bankası Kültür Yayınları, 2009) şöyle diyor: “Proust, Kayıp
Zamanın İzinde’nin birinci cildinin (Swann’ların Tarafı) yaklaşık elli sayfasında, uyku ve
uyanıklık arasındaki bir bireyin durumunu anlatırken, kendisi de tıpkı böyle bir bireyin içinde
bulunduğu anda yaşadığı gibi, “Zaman”ın kronolojisini sarsar. Dengesiz ve kesik kesik bir
bilinçtir bu. Zamanın mantıksal kabuğu kırılmıştır. Kronolojisi yoktur. Roland Barthes’a göre,
Proust, yapıtını oluşturan parçaları kronolojik bir düzen içinde sunmak yerine onları bir
rapsodik düzen içinde kurar.”

Meselesini farklı bir zaman algılaması ve istemsiz anımsama
sıçramaları üstüne kuran bir roman olan Kayıp Zamanın İzinde, bir yandan da deneme ile
romanı birleştiren kurgusuyla da dikkat çeker. Proust’un ve eserinin zamanla kurduğu bu
farklı bağdan belki de ilk söz eden kişi ise ilginç bir biçimde bir diğer efsanevi yazar olan
Samuel Beckett olmuş. Henüz toy bir yazarken, 1930 yılında yazdığı Proust (Metis, 1999)
adlı, aynı zamanda ilk yayınlanmış kitabı da olan eleştirel monografisinde, Beckett; doğrudan
doğruya romanın merkezinde yer alan “zaman” sorununa hücum eder. Arzu, ölüm ve
alışkanlık gibi ikincil izlekler, bu kök sorunun çevresinde çözümlenir. Proust’tan etkilenen bir
diğer ünlü yazar da Virginia Woolf’tur. Duyduğu çaresizlik hayranlıktan, onu bir süre kendi
yeteneğinden ve yaratıcılığından dahi şüphelenme noktasına getiren Proust hakkında Woolf,
şöyle demiştir: “Proust benim en büyük serüvenim. Peki –geriye yazacak başka ne kalıyor?..
Hep elden kaçıveren o şeyi somutlaştırmayı nasıl başarmış, nihayet, birisi –onu nasıl bu kadar
güzel, bu kadar sarsıcı kılabilmiş? Soluğum kesiliyor, kitabı elimden bırakmak zorunda
kalıyorum.”

Öte yandan çağdaş Fransız düşünürlerinden Gilles Deleuze, eserin sırlarını
çözmeye bir başka açıdan yaklaşıyor ve Proust ve Göstergeler (Kabalcı, 2004) adlı kitabında
“Proust’un eseri, belleğin sergilenişini değil, göstergelerin çıraklığını temel alır. Kayıp zamanı
arayış aslında hakikati arayıştır,” diyor ve kitaptaki göstergelerin izine düşüyor. Evet,
görüldüğü gibi Proust pek çok yazarı etkiledi ve etkilemeyi de sürdürüyor. Peki, o kimlerden
etkilenmişti? Öncelikle ve öncelikle Ruskin’den. Ardından da Stendhal, Flaubert, George
Eliot, Dostoyevsky ve Tolstoy’dan…


Kayıp Zamanın İzinde’nin Konusu


Marcel Proust’un yazmaya 1909 yılında başladığı ve 1922 yılındaki ölümüne dek son
düzeltmelerini sürdürdüğü yedi ciltlik kurgunun merkezinde, 4000 sayfa boyunca adı ancak
bir ya da iki kere geçen Marcel adlı başkahraman yer alır. Marcel, bir yazar olmak ister, ancak
hayatının “belleğini” bulmakta güçlük çektiğinden bir türlü oturup yazamaz. Yazarlık
serüveni yedi cilt boyunca sürer.


Bellek ve zamanın yanı sıra platonik aşktan saplantılı aşka dek aşkın türlü hallerini anlatan,
kıskançlık ve dönemine göre son derece cüretkar bir biçimde eşcinsellik gibi temaların da
görüldüğü Kayıp Zamanın İzinde’de; müzikten resme her tür sanat ve doğanın türlü halleri de
zengin bir biçimde anlatılıp, yüceltilir. Her türlü insan ilişkisi geniş bir ağ içinde anlatılırken,
dönemin burjuva yaşantısı, iç ve dış mekânları ile şehir yaşamı da zengin bir şekilde
detaylandırılır. Hemen her biri gerçek yaşamdaki bilindik ya da ünlü kişilerden esinlenen
romanın baş karakterlerini ise; anlatıcı, anlatıcının takıntılı bir aşkla bağlandığı Albertine,
entelektüel bir beyefendi olan Charles Swann, Swann’ın aşık olduğu hafif meşrep Odette,

ikisinin kızı ve anlatıcının ilk aşkı olan Gilberte ile aristokratlardan oluşan Guermantesler
oluşturur. Romanda, genel olarak bu iki çevre arasında gelişen olaylar anlatılır.
Bu yedi ciltlik eser, içinde başlı başına bir başka roman gibi okunabilecek Swann ile Odette’in
aşk hikayesinin de anlatıldığı Swann’ların Tarafı ile başlar. Çiçek Açmış Genç Kızların
Çevresinde
, ağırlıklı olarak sanat dünyası ve cemiyet hayatını genel olarak tasvir ederken,
kahramanın Albertine’e olan aşkının doğuşunu da anlatır. Guermantes Tarafı, aristokratların
yaşamının yoğun anlatıldığı bir bölümdür. Bu arada anlatıcıyla Albertine’in ilişkisi de ilerler.
Dördüncü cilt olan Sodom ve Gomorra’da farklı eşcinsel aşklara tanık oluruz. Bu ciltteki
ağırlıklı temalardan biri de anlatıcının Albertine’e karşı duyduğu kuşku ve kıskançlık
duygularıdır. Beşinci cilt olan Mahpus’un düzeltmelerini yapmaya Proust’un ömrü
yetmemiştir. Onun ölümünün ardından yayınlanan bu ciltte anlatıcının Albertine’i eve
hapsetmesi ön planda anlatılır.

Albertine Kayıp adını taşıyan altıncı ciltte Albertine’in evden
kaçmasının ardından yaşanan gelişmelerin yanı sıra Gilberte ile Robert de Saint-Loup’un
evlenmelerine tanık oluruz. Son cilt olan Yakalanan Zaman, aslında ilginç bir biçimde Proust
tarafından daha ilk cilt yazılırken, büyük oranda sonuçlandırılmıştır. Tüm olayların
çözümlendiği bu son bölümde durumlar ve görüşler birden bire alt üst olur. Anlatıcı-yazar
aslında tüm eseri boyunca anlattığı bunca insanı hiç tanıyıp, anlayamamış olduğunu keşfeder.
Herkesi toplu halde gördüğü bir son, büyük partide hayatı boyunca birlikte olduğu insanları
tanımakta zorlanır. Ve aslında herkesle birlikte kendisinin de yaşlandığını anlar. Romanın
doruk noktasını ise Swann ve Guermantes taraflarının birleşmesini temsil eden, Gilberte ve
Robert’in kızlarıyla tanışması oluşturur. Böylece çember tamamlanır ve iki dünya birleşir.

Okunması Gereken KitaplarRoman

İlgini Çekebilir

En Sevilen Bilim Kurgu Kitapları

22/04/2021

Belki günümüz dünyasının monotonluğundan sıkılıyoruz, belki insanın bitmek bilmeyen merak duygusu baskın geliyor, belki de yalnızca bizi şaşırtacak yeni fikirler arıyoruz; fakat sebebi ne olursa olsun her dönemde bilim kurgu kitapları hayal güçlerini zorlayan konularıyla […]

En Sürükleyici Kitaplar

30/12/2022

Kitapların zengin dünyasına adım atan okurların bir kitaba tutkuyla bağlanmasının arkasından en büyük neden, kuşkusuz ki eserin sürükleyiciliğidir. Dedektifin peşine takılıp suçluları kovaladığımız polisiyelerden, bizi kedere boğacak aşk hikâyelerine; geleceğin dünyasını tasarlayan fantastik eserlerden, geçmişin […]

Martin Eden Storytel’de

15/11/2023

1909’da yayımlanan Martin Eden, Jack London’un hayatından izler taşıyan yarı otobiyografik romanıdır. Sanayi Devrimi sonrası üretim ilişkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyan roman, işçi sınıfına mensup genç bir gemicinin hikâyesini anlatırken, dönemin ağır çalışma koşullarına […]

Yorumlar

Yorum Yazın

Storytel'i Şimdi Dene

Storytel Blog - En İyi Sesli Kitap ve E-Kitap Önerileri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin